“30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 103. yıldönümü, Osmaniye’de tarihe geçen, coşkulu törenlerle kutlandı” demeyi ne çok isterdim. Kalemimden bu kelimeler dökülsün, gazetelerin manşetlerini bu gurur süslesin diye beklerdim. Ama diyemem. Dersem, hem kendime hem de bu topraklar için canını vermiş o aziz ecdada en büyük yalanı söylemiş olurum.
Ortada ne coşku vardı ne de bayramı bayram yapan o birleştirici ruh. Devletin Demirbaşları ve Eriyen Asfaltın Şahitliğiyle bir tören yapıldı, evet. Parmakla sayılacak kadar, belki de bir elin parmaklarını bile doldurmayan bir avuç vatandaş... Bir de görevleri gereği, o kavurucu sıcağın altında takım elbiselerinin içinde adeta buharlaşan bir vali, bir garnizon komutanı, Başsavcı, rektör yardımcısı, emniyet müdürü, siyasi parti il başkanları ve bir belediye başkanı. Başka? Başka kimse yoktu. Sadece, her an bitecek de gölgeye kaçsak diye bekleyen memurlar, görevli polisler ve askerler.. Ve bir avuç vatandaş...
Bahanemiz hazır (hem de ne kadar afili bir bahane) Hava 45 derece! Termometreler adeta isyan etmiş, asfalt ayakkabı tabanlarına yapışıyor. Haklı bir sebep mi? Belki. Ama Dumlupınar'da, Afyon'da o Büyük Taarruz'u yapanların üzerlerine yağan mermiler 45 derecelik bir temmuz güneşinden daha serin değildi. Onlar "hava sıcak" demeden bir vatanı kurtardı. Biz, "hava sıcak" diye o zaferin mirasına sahip çıkmaktan imtina ediyoruz.
Yoksa asıl mesele hava sıcaklığı değil de, içimizdeki o zafer ateşinin çoktan sönüp bir avuç küle dönmüş olması mı? Bayram gelmiş neyimize... Kurban Bayramı değil ki bu, kavurma kokuları mahalleyi sarsın, et pay edilsin. Bu Zafer Bayramı'ydı. Bu, bir ulusun küllerinden doğuşunun, bağımsızlık ve özgürlük paylarının tüm dünyaya dağıtıldığının bayramıydı. Bizim o paydan hissemize düşeni hatırlamak, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının aziz hatırasına bir Fatiha'yı hiç değilse o meydanda okumak için orada olmamız gerekirdi. Ama yoktuk. Tencere kaynatma derdi, siyasi kutuplaşmanın yorgunluğu, geleceğe dair kaygılar, o büyük zaferin anlamını çoktan unutturmuş gibiydi.
Oysa bu bayram, milletin meydanlarda tek yürek olduğu, siyasi görüşlerin, hayat meşgalelerinin bir kenara bırakıldığı gün olmalıydı. Fakat meydan boş, gönüller yorgun, tarih ise mahzun kaldı. Dumlupınar'da yazılan o büyük destan, Osmaniye'nin eriyen asfaltında sessiz bir fısıltıya dönüştü. Ve bu fısıltı, bize acı bir gerçeği haykırıyordu: Unutulan zafer, kaybedilmiş zaferdir.
Bir paragrafı da sildim. Zaten rahat durmuyorum. Bu yaştan sonra da haybeye kuyu tipi çekmeyelim !
Hadi iyi hafta sonları dilerim....!