Ben Yaptım Oldu..!

Sevgili kuzucuklarım,

Bu hafta süpürgemi çok eski anılara, tozlu hatıraların saklandığı uzak bir krallığa sürdüm. Öyle bir diyar ki, bilge baykuşlar adına "Osantanamiye" derlerdi. Sakın ha, bizimkiyle karıştırmayın, isim benzerliği sadece! Hani şu denize de yaylaya da bir fırt süren, toprağı bereketli, insanı mert ama ne hikmetse bir türlü kıymeti bilinmemiş, iki büyük şehrin gölgesinde arafta kalmış memleketlerden...

Neymiş efendim? Bu krallığın başında bilge ve adil olduğuna inanılan bir Kral varmış. Şehirlerine de halkın iyiliğini düşünecek, liyakatli temsilciler atadığı söylenirdi.

Günün birinde, babası da eski ve saygın temsilcilerden olan birini, bu şehrin başına getirmiş. "Babası gibi dürüsttür, onun yolundan gider" diye bir güven dalgası yayılmış. Halk bir sevindi, bir umutlandı ki sormayın. Kahvehanelerde "Oh be, adalet geldi, artık yüzümüz gülecek!" diye çaylar demlendi, evlerde "Haksızlıklar son bulacak" diye şerbetler içildi. Ben de tam o sıra süpürgemle üzerlerinden süzülüyor, o umut dolu yüzleri izliyordum.

Ama ne göreyim? Gördüklerime inanabileyim!

Daha temsilcinin makam koltuğunun ısısı geçmeden, etrafı vızır vızır dönen, dilleri bala batırılmış yağdanlıklarla sarılıvermiş. "Efendim ne güzel güldünüz," diye biri söze giriyor, "Sayenizde şehir nefes aldı," diye öteki devam ediyordu. Bizimki, bu iltifat şelalesinin altında önce bir garipsedi, yanakları kızardı. Sonra hoşuna gitmeye başladı, başı dikleşti. En sonunda bu pohpohlama serenatları olmadan yaşayamaz, sabahları bu yalanları duymadan ayılamaz oldu. Malum, son yılların meşhur vebası Narsizm, gelip bunun da ruhunun tam ortasına yerleşiverdi.

Baktı ki etrafta "Kral çıplak!" diyen yok... Başladı köpeksiz köyde değneksiz gezmeye! Yanına da kendisine “Aslansın, kaplansın, en büyük sensin! Sen ne dersen o olur!” diye fısıldayan 3-5 şakşakçıyı yönetici diye alınca, geldiği yeri de, halkın o ilk günkü beklentisini de tamamen unutuverdi.

Arada bir halkın feryadı, bir yolunu bulup Kral’ın sarayına ulaşacak olsa, bizimki öyle bir ağlar, öyle bir yalan kıvırırdı ki, "Beni çekemiyorlar, başarımı kıskanıyorlar Kralım," diye, Kral bile bu timsah gözyaşlarına inanır, omzunu sıvazlardı.

Şimdi sıkı durun, bu kibrin ve saltanatın son perdesinde ne mi oldu?

Bu “ben yaptım oldu” hastalığı o kadar ilerledi ki, sanki memlekette başka insan kalmamış gibi, temsilcimiz gitti, evdeki çocuğunun bakıcısının kocasını, muteber bir koltuğa oturtuverdi!

İşte o an bardak taştı! Fısıltılar çığlığa, homurtular isyana döndü. Halk, "Bu ne iştir? Bu ne aymazlıktır?" dedi. Ama o ne yaptı? Kendisini uyaranlara "Hainler! Düzenbazlar!" diye ateş püskürdü. Yanındaki dalkavuklar korosu da hemen bağırdı: “Aman efendim, siz en iyisini bilirsiniz, kimse size karışamaz!”

İşte böyle kuzucuklarım... Sonu yaklaşan ama koltuk sevdasından, etrafındaki yalanlardan örülmüş kozanın içinden kör olduğu için bunu göremeyen bir temsilcinin masalıydı bu. Tekrar söylüyorum, çoook uzak bir diyarda, Osantanamiye Krallığı’nda yaşandı bunlar. Bizim Osmaniye’mizde böyle liyakatsizlikler, böyle eş-dost-dadı atamaları olmaz, olamaz. Değil mi ama?

Biz süpürgemizle gezmeye devam edelim... Bakalım daha hangi masallara şahit olacağız.

Elbette bütün bunlar çook uzaklarda bir ülkede oluyor. Allah'tan bizim şehrimizde bir tane bile narsist yaşamıyor. Ama dikkat kuzucuklarım "bir tane bile!.."