BİR URGANIN HESABI

“Dırahtı ger sarmış olsa karınca

Zarar var mı karıncayı kırınca”

Karınca denilince aklımıza ilk gelen ağaç ve Kanûnî Sultan Süleyman’dır elbette. Meşhur hikâyedir, anlatılır. Bir gün Osmanlı Devleti’nin kudretli padişahı Kanûnî Sultan Süleyman, Topkapı Sarayı’nın bahçesinde dolaşırken ağaçları karıncaların sardığını görür. Ağaçları kurutma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan karıncalardan kurtulmak için çare araştırır, ağaçların gövdelerine ve diplerine kireç tatbik edilirse meselenin çözüleceğini öğrenir. Fakat ilim ehlinden izin almadan bunu yapmak istemez. Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan ve çok iyi bir şair de olan Kanûnî, Şeyhülislâm Ebussûud Efendi’ye bu soruyu vezne koyarak sorar:

“Dırahtı ger sarmış olsa karınca

Zarar var mı karıncayı kırınca”

(Dıraht: Ağaç. Ger: Eğer.)

Tabii cevap da Ebussûud Efendi’den benzer şekilde gelir:

“Yarın Hakk’ın divanına varınca

Süleyman’dan hakkın alır karınca”

Şeyhülislâm, Padişah’a “Evet helaldir, amma hesaba da çekilirsin; zaten malum değil midir ki helale hesap var, harama azap!” demektedir. (*)

İnsanoğlu yaptığı her şeyden sorumludur. Zerre kadar iyilik de yapan, kötülük de yapan elbette karşılığını görür. Nitekim Cenabı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.” (Zilzâl Sûresi [99], Âyet: 7-8)

Âyet, herkesin eninde sonunda yaptıklarının karşılığını bulacağını, dünyada yapılan en küçük hayır veya şerrin bile kaybolmayacağını, âhiret gününde bunların insanların önüne serilip hesabının sorulacağını, karşılığının da ödül veya ceza şeklinde görüleceğini ifade eder. Nitekim Hz. Peygamber, “Bir yarım hurma veya bir güzel sözle olsun ateşten korunun!” (Buhârî, “Edeb”, 34; “Zekât”, 10; “Tevhîd”, 36) buyruğuyla kişinin, karşılığını Allah’tan bekleyerek iyi niyetle ve insan sevgisiyle yaptığı en küçük bir hayrın dahi onu âhirette ateşten koruyabileceğine dikkat çekmiştir.(**)

Bir urganın/ipin hesabını veremeyen hamalın hikâyesini bilmeyenimiz yoktur. Rivayet odur ki kasabanın birinde zengin bir tüccar yaşar. Öleceği vakit “Ben mezara konulduğum zaman kim gelir, benimle bir gece mezarda kalırsa servetimin yarısını ona bırakacağım” diye vasiyet eder.

Evlatları ve akrabaları tüccarın servetinin yarısını bırakmasına rağmen bunu yerine getiremeyeceklerini kara kara düşünürken bir müddet sonra tüccar ölür.

Tüccarın vasiyetini duyanlardan biri de kasabanın en ücra köşesinde yaşayan bir hamaldır. Tüccarın öldüğü haberini duyunca yakınlarına kendisinin bir gece mezarda kalabileceğini söyler. Bunun üzerine cenaze merasiminden sonra hamalı da adamla birlikte kabre koyarlar.

Hamal: “Zaten bir tane ipim, bir tane de küfem var. Kaybedecek bir şeyim yok. İyi ettim de bu adamla buraya girdim. Çıktığımda kasabanın hatırı sayılır insanlarından biri olacağım” diye düşünüyorken bir gürültü kopar ve dünyada daha önce hiç karşılaşmadığı yüzlere rastlar.

Gelen Münker ve Nekir, “Bu ölü zaten elimizde, onu istediğimiz vakit hesaba çekebiliriz. İlk önce şu canlı olandan başlayalım” der.

Hamal tir tir titriyorken melekler peş peşe soruları sormaya başlar:

“Söyle bakalım ey falan oğlu filan. Küfenin ipini nereden buldun? Satın aldıysan ne kadara aldın? Kimden aldın? Aldığın kişiyi dolandırdın mı? Hakiki değerinde mi verdin ücretini?”

Adamın dili dolanır, sorulan soruları cevaplandırır ancak o cevap verdikçe ip ile ilgili bir başka soru ile karşılaşır.

Gün ağarırken zengin adamın akrabaları gelir ve hamalı mezardan çıkarırlar. Tabii bir gecede hamalın saçı sakalı ağarır, beti benzi atar. Sonra “Artık kasabanın sayılı zenginlerindensin. Anlat bakalım bir gece mezarda kalmak nasıl bir duygu?” diye sorarlar.

Hamal: “Aman, lanet olsun para pul istemiyorum! Bütün mal mülk sizin olsun! Ben bir ipin hesabını sabaha kadar veremedim, o kadar malın hesabını kıyamete kadar veremem!’’ der.

“Âlemin imarı âdemin imarından geçer” demişler. Hem bu dünyada hem de öte dünyada rahat etmek istiyorsak aldığımız nefesten attığımız adıma kadar dikkat etmeliyiz yani beşikten mezara kadar sırât-ı müstakîm üzere bir hayat sürmeliyiz. Yoksa hamal, bir ipin hesabını veremezken işlediğimiz günahların hesabını varın siz düşünün!..

Ve son söz şairin:

“Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdâsı,

Herkesin çektiği kendi cezası.”

Ziya Paşa

(*) Hayati İnanç, Can Veren Pervaneler 1, BKY - Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul – Eylül 2021, s. 31.

(**) Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİB Yayınları, Ankara 2020, Cilt:5, s. 668-66