Büyümek Sandığımız Gibi mi?

Çocukluk, insanın en çok özlediği ama en az kıymetini bildiği zamanlardan biri. O yıllarda çoğumuzun ortak bir hayali vardır: Bir an önce büyümek. Çünkü büyümek, sanki ulaşılması gereken bir hedef, varılması gereken bir durak gibi görünür. Oraya ulaşıldığında her şeyin daha anlamlı, daha doğru ve daha “tam” olacağına inanılır.

Oysa büyüklerimiz, yıllar boyunca aynı cümleyi tekrar eder: “Büyümek o kadar da güzel değil.” Çocuk aklıyla bu söz pek karşılık bulmaz. Çünkü insan, henüz deneyimlemediği bir duygunun ağırlığını kavrayamaz.

Zaman ilerledikçe bu cümlenin anlamı yavaş yavaş belirginleşir. Büyümek; yalnızca yaş almak değil, aynı zamanda beklentilerle, kırgınlıklarla ve çoğu zaman dile getirilemeyen duygularla tanışmaktır. Hayat, sanıldığı gibi bir tamamlanma süreci değil; aksine, sürekli devam eden bir öğrenme ve dönüşüm halidir.

Bu noktada belki de en önemli farkındalıklardan biri ortaya çıkar: Hiç kimse hayata sahip olduğu unvanlarla gelmez. Bir anne, hayata “anne” olarak başlamaz. O da bir zamanlar çocuktur, gençtir; hata yapar, öğrenir ve zamanla dönüşür. Bugün taşıdığı kimlik, geçmişte yaşadığı deneyimlerin bir sonucudur.

Buna rağmen çoğu zaman büyüklerimizden kusursuzluk bekleriz. Onların her zaman doğruyu bilmesini, hiç yanılmamasını isteriz. Ancak gözden kaçırdığımız gerçek şudur: Her birey, hayatı ilk ve tek seferde yaşamaktadır. Dolayısıyla herkes, kendi yolunu yürürken öğrenir.

Zamanla insan şunu da fark eder: Herkes, elinden geldiği kadar iyi olmaya çalışmaktadır. Eksikleriyle, hatalarıyla ve sahip olduğu bilgi kadar…

Çocukken büyümeye duyulan bu acelecilik ise belki de kültürel anlatıların bir sonucudur. İzlediğimiz filmler, dinlediğimiz şarkılar ve okuduğumuz hikayeler çoğunlukla bir “mutlu son” fikrini besler. Bu da büyümeyi, o mutlu sona ulaşmanın bir aracı gibi gösterir.

Ama hayat, belirli bir sonla tanımlanabilecek bir süreç değildir. “Mutlu son” kavramı, çoğu zaman bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü hayatın değeri, bir noktaya varmakta değil; o noktaya giderken yaşanan anlarda saklıdır.

Günün içinde fark edilmeden geçen küçük anlar, insanın içini ısıtan basit ama anlamlı deneyimler… Belki de mutluluk tam olarak bu anların içinde, yani sürecin kendisinde yer alır.

İnsan, yaşamı boyunca büyümeye devam eder. Hatalarıyla, öğrendikleriyle ve eksiklikleriyle… Bu yönüyle bakıldığında, hiçbir bireyin tam anlamıyla “tamamlanmış” olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bu durumda sorulması gereken soru belki de şudur:
Hayat gerçekten tamamlanmak için mi vardır, yoksa yaşanmak için mi?