7 Ocak... Osmaniye’mizin, Çukurova’mızın gurur günü. Tüm ülkemizde ve bu bereketli topraklarda dökülen kanların, çekilen çilelerin aziz hatırası önünde saygıyla eğilerek başlamak istiyorum söze.
Tarih sayfalarını biraz geriye, Millî Mücadele’nin henüz bir "fikir" olarak bile dillendirilmediği o karanlık günlere çevirelim. Çukurova, Kurtuluş Savaşı’nın fikri temellerinin atıldığı, direnişin en erken filizlendiği yerdir. İzmir’in işgalinden ve Hasan Tahsin’in ilk kurşunundan aylar önce, bu topraklarda Fransız ve İngiliz işgaline karşı ilk direniş başlamıştı. Ancak ben sizi direnişten hemen öncesine, o tarihi kıvılcımın çakıldığı ana götürmek istiyorum.
Yıl 1918, Ekim ayının sonları... Birinci Dünya Savaşı’nın son günleri ve Mondros Mütarekesi’nin kara gölgesi üzerimize düşmek üzere. Osmanlı Ordusu’nu yöneten Alman General Liman von Sanders, Yıldırım Orduları komutanlığını devretmek üzere Mustafa Kemal’i Adana’ya çağırır. Mustafa Kemal Paşa, Suriye cephesinden, Halep üzerinden geri çekilmektedir. Yanındaki birliklerle Hassa’nın Katma (şimdiki adıyla Afrin) nahiyesine gelir. Burada etrafını saran isyancıları dağıtıp, İngiliz birlikleriyle son bir çatışmaya girdikten sonra, askerlerine o stratejik emri verir: "Arkadaşlar, kendimizi dağların arkasına atalım.".
Bahsettiği dağlar, Amanoslar yani Gavur Dağları’dır. Henüz demiryolu tünelleri işlemediği için bu sarp dağları atlarla ve yaya olarak aşarlar. Yorgundurlar, üzerlerinde çölün tozu ve savaşın barut kokusu vardır.
Tarih, 1918 yılının Ekim ayıdır. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, Osmaniye’ye geldiklerinde dinlenmek için eski Hükümet Konağı’nın (bugünkü İl Özel İdaresi) bahçesindeki ulu çınarların altına çadır kurarlar. İşte Kurtuluş Savaşı’nın kaderini değiştirecek o manevi kırılma anı, bu çınarların altında yaşanır.
Mustafa Kemal, bu dinlenme sırasında yanına bölge halkından üç kişiyi çağırır. Bunlar; benim babam Çenetoğlu Musa Çavuş, Divlimoğlu Hacı Efendi ve Çenetoğlu Kadir Ağa’dır. Mustafa Kemal, babam Musa Çavuş’u Suriye cephesinden, Divlimoğlu Hacı’yı ise Trablusgarp’tan şahsen tanımaktadır. Onlara "Hacı, Musa" diye samimiyetle hitap eder.
Paşa, ülkenin içinde bulunduğu vahim durumu, devletin elden gitmekte olduğunu anlatır ve onlara ne düşündüklerini sorar. Ortam gergindir, umutlar tükenmek üzeredir. Ancak o an, Divlimoğlu Hacı Efendi söz alır ve bir milletin kaderini özetleyen o tarihi cevabı verir:
"Paşam!.. Paşam!.. Kimse savaşmasa bile biz savaşacağız!".
Babam Musa Çavuş ve Kadir Ağa da bu sözleri tereddütsüz onaylar. Anadolu topraklarında karşılaştığı bu ilk sivil direniş iradesi, Mustafa Kemal’i derinden etkiler.
Ertesi sabah trenle Adana’ya geçen Mustafa Kemal, burada Şakirpaşa Konağı’nda ve çeşitli evlerde yaptığı toplantılarda da aynı kararlılığı görür. Yıllar sonra, 15 Mart 1923’te Adana’ya geldiğinde ve o büyük eseri Nutuk’ta bu anı şöyle ölümsüzleştirecektir: "Bende bu vekayiin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana’da vücut bulmuştur.".
İşte o "ilk his", Osmaniye’deki o çınarların altında, bu yiğit Çukurovalıların gözlerindeki kararlılıkla doğmuştur. Bir bakıma Kurtuluş Savaşı’na karar verilen yer burasıdır.
Peki, Mustafa Kemal’e "Biz savaşacağız" diyen, benim de babam olan Çenetoğlu Musa Çavuş kimdir? Bir insan ömrüne kaç savaş, kaç esaret ve kaç kahramanlık sığdırabilir? ve Atatürk’ün Osmaniye ile olan o çok özel bağı neydi?
Tüm bunları ve kurtuluşun detaylarını yarınki yazımızda anlatmaya devam edeceğiz.
Toroslarda Tüten Duman ve Sonsuz Umut
Mustafa Kemal’in Osmaniye’deki Hükümet Konağı bahçesinde, babam Çenetoğlu Musa Çavuş ve arkadaşlarından duyduğu "Kimse savaşmasa bile biz savaşacağız" sözüyle, Kurtuluş Savaşı’nın ilk manevi ateşinin nasıl yakıldığını anlatmıştık.
Bugün, bu sözü söyleyen kahramanların kumaşını ve Atatürk’ün bu topraklara duyduğu derin muhabbetin sebeplerini irdeleyelim.
O gün Mustafa Kemal’in karşısında dik duran babam Çenetoğlu Musa Çavuş’u, bir "Kurtuluş Savaşı Kahramanı" prototipi olarak size anlatmak isterim. Zira onun hikayesi, bu milletin neler çektiğinin ve nasıl ayakta kaldığının özetidir.
Musa Çavuş, 1890 doğumlu, ömrü cephelerde geçmiş bir askerdi. Önce Lübnan’da Cemal Paşa’nın yanında süvari astsubaylığı yapmış, ardından dört yıl boyunca Yemen Savaşı’nın tüm badirelerini atlatmıştı. Kanal Harekatı’nda İngilizlere esir düşmüş, Kuzey Afrika çöllerindeki esir kamplarında kaldıktan 1,5 yıl sonra 30 arkadaşıyla birlikte kaçmayı başarmıştı. Bitmedi... Hemen ardından Enver Paşa komutasında Sarıkamış’a, o buz tutan cehenneme gitmiş, ölümden dönüp tekrar Çukurova’ya gelmişti.
İşte 1918’de Osmaniye’de Atatürk’ün karşısına çıktığında, ardında böyle inanılmaz bir savaş tecrübesi vardı. Bu insanlar "Savaşacağız" dediklerinde, savaşın ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Babam 95 yaşına kadar yaşadı ve tüm bu detayları bana bizzat, ilk ağızdan anlattı.
Çukurova’da direniş, bu ruhla başladı. İşgalci Fransızlara karşı ilk kurşun Dörtyol Özerli Köyü’nde Kara Hasan Paşa ve ekibi tarafından atıldı. Mustafa Kemal daha Adana’dayken; Tufanbeyli’ye Tufan Bey’i, Saimbeyli’ye Saim Bey’i, Osmaniye’ye Yüzbaşı Hasan Bey’i direnişi örgütlemek üzere görevlendirmişti. 1918’in Aralık ayında başlayan bu amansız mücadele, 2021 başlarına kadar süren destansı bir direnişle, Fransız işgalcilerin yenilgisiyle sonuçlandı.
Mustafa Kemal’in Çukurova’ya ilgisi sadece stratejik değildi, duygusaldı da... Onun Ankara dışında sahip olduğu tek mülk, Osmaniye vilayeti sınırları içindeki Erzin’de bulunan portakal bahçesi ve eviydi. Soyadı Kanunu çıktığında, Atatürk kendisine ilk olarak "Ulaş" soyadını seçmişti. "Ulaş", Tarsus’tan Antep’e kadar bu bölgede yoğun olarak yaşayan bir Türkmen topluluğunun adıdır. Bir süre imzasını "Mustafa Kemal Ulaş Atatürk" olarak attı, sonra kısalttı. Bu detay bile onun bölgeye olan aidiyetini gösterir.
Ve o meşhur sözü... "Toroslarda bir Türk evinin bacası tüttüğü sürece, ülkenin kurtulması olasıdır.". İşte Atatürk’ü Atatürk yapan, en umutsuz anlarda bile halkın içindeki o cevheri, o tüten bacayı görebilmesiydi. İskandinav ülkelerinde bile büyük felaketler karşısında insanların birbirine "Atatürk gibi umutlu ol" demesi boşuna değildir.
Bugün geldiğimiz noktada, ülkemizin içinde bulunduğu zorluklar ne olursa olsun, umutsuzluğa kapılma lüksümüz yok. Atalarımız; aç, yorgun ve donanımları eksikken yedi düvele meydan okudularsa, bizim de yapacak çok şeyimiz var demektir.
1918’de o çınarın altında verilen söz, bugün hala geçerlidir. Anti-emperyalist, Cumhuriyetçi ve halkçı bir ruhla, Mustafa Kemal’in açtığı yolda yürümeye, anlatmaya ve bir arada durmaya devam etmeliyiz.
7 Ocak Kurtuluş Günümüz kutlu olsun. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu toprakları vatan yapan babam Musa Çavuş’u, Divlimoğlu Hacı’yı, Kadir Ağa’yı ve tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.
Saygılarımla.