DÎVÂNU LUGÂTİ’T–TÜRK’TE TÜRK

Türk’e, Türklüğe ve Türk diline gönül verenlerin Türk dilinin, Türk tarihinin ve Türk edebiyatının en önemli üç eseri olan Orhun Âbideleri, Dîvânu Lugâti’t–Türk ve Dede Korkut Kitabı’nı bilmemelerine imkân yoktur. Bu üç eser okuyanın gönlünü şâd eder, geçmişten geleceğe bir köprü kurar.

11. yüzyılın ikinci yarısında Kâşgarlı Mahmud tarafından yazılan Dîvânu Lugâti’t–Türk (DLT) Araplara Türkçeyi öğretmek için yazılmış ansiklopedik bir sözlüktür. Eserin tam adı “Kitâbu Dîvâni Lugâti’t-Türk olup “Türk Lehçelerini Toplayan Kitap” demektir. Kısaca Dîvânu Lugâti’t–Türk olarak bilinmektedir.

DLT, Karahanlı döneminin iki büyük eserinden biridir. İlki 1069 yılında Yusuf Has Hâcib tarafından yazılmış olan Kutadgu Bilig adlı siyasetnamedir. İkincisi ise Kâşgarlı Mahmud tarafından 1074 veya 1077 yılında yazımı tamamlanarak Bağdat’ta Halife Ebü’l-Kâsım Abdullah el-Muktedî bi-Emrillah’a takdim edilen Dîvânu Lugâti’t–Türk’tür.

Mahmud Kâşgari, gerek eserinin giriş kısmında gerek Türk maddesinde Türklerden bahsederken oldukça yüksek bir Türklük gurur ve şuuruna sahiptir. Bunu kullandığı seciyeli dil ve üsluba sahip şu muhteşem ifadelerinden anlıyoruz. Girişte şöyle diyor:

“Şimdi, Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmud kulunuz dedi ki:

Gördüm ki: Yüce Tanrı, Türk burçlarında doğdurdu devlet güneşini; onların ülkeleri etrafında döndürdü göklerin çemberini; onlara ad verdi Türk diye; ülkelerin idaresini verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı onları; ellerine verildi günümüzdeki insanların yuları; onları görevlendirdi halk üzre; onları kuvvetlendirdi hak üzre; aziz kıldı onlara yanaşanları ve idareleri altında çalışanları; onlar (Türkler) sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. En iyi yol konuşmaktır onların dillerini; duyurabilmek için onlara ve meylettirebilmek için gönüllerini. Takımından ayrılıp Türklere sığındığı zaman bir düşman, güven verilip ona kurtarıldığı zaman korkularından; başkaları da sığınır onunla beraber ve üzerlerinden kalkmış olur tüm zarar.” (1)

Mahmud Kâşgarî, daha sonra Buharalı ve Nişaburlu imamlardan açıkça ve kesin olarak duyduğu bir hadisi naklediyor:

“Peygamberimiz (s.a.) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: “Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır.” Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği budur.” (2)

Bu hadisi naklettikten sonra Kâşgarlı Mahmud, eseri neden ve nasıl yazdığına dair ise şu önemli bilgileri veriyor:

“Bu sebeple ben onların ülkelerini ve bozkırlarını inceledim; Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgızların lehçelerini ve kafiyelerini öğrendim. Zaten ben onların, dilde en doğruyu bilenlerinden, anlatımda en açık olanlarından, akılca en yetkinlerinden, soyca en köklülerinden, mızrakta en iyi atıcılarındanım. Böylece her boyun dili bende en mükemmel şeklini buldu. Sonra bu kitabı en iyi şekilde düzenleyerek yazdım. Yüce Allah’ın yardımına sığınıp kitabımı Dîvânu Lugâti’t-Türk (Türk Lehçelerinin Divanı) diye adlandırarak ortaya koydum. Sonsuza kadar anılsın ve ebedî bir hazine olsun diye.” (3)

Mahmud Kâşgarî, Türk maddesinde ise şu önemli açıklamaları yapıyor:

“Türk Nuh’un (s. a.) oğlunun adı. Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına yüce Allah tarafından verilmiş bir isimdir. …Ne var ki biz daha önce Türk’ün Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu söylemiştik. Bize şeyh, imam ve zahid Hüseyn bin Xalef el-Kâşgarî haber verdi ve kendisine de İbnu’l-Garqî’nin haber verdiğini söyledi. Ona da âhir zaman hakkında yazdığı kitabında İbni Ebi’d-Dünyâ diye tanınan şeyh Ebû Bekr el-Muġîd el-Cercerânî, Allah’ın elçisine (s.a.) isnat ederek anlatmış. (Peygamber) dedi ki: Allah (c.a.) diyor ki: “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım ve doğuya yerleştirdim. Bir kavme kızdığım zaman onları (Türkleri) onlara musallat ederim.” Bu, diğer bütün insanlara karşı, onlar için bir üstünlüktür. Çünkü onların adını bizzat O (c.a.) vermiş; onları en yüce ve yeryüzünde havası en güzel yere yerleştirmiş; onları kendi ordusu olarak adlandırmıştır. Bunun yanında onlar; güzellik, tatlılık, aydın yüzlülük, edep, yaşlılara hürmet ve riayet, ahde vefa, alçak gönüllülük, yiğitlik ve daha sayılamayacak birçok meziyeti hak etmişlerdir.” (4)

Mahmud Kâşgarî’nin yukarıdaki sözlerine eklenecek çok fazla bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yukarıdaki seciyeli ifadelerden de anlaşılmaktadır ki Kâşgarlı Mahmud, Türk olmaktan övünç ve gurur duyuyor. Türk adının Tanrı tarafından verildiğine, Türklerin Tanrı’nın ordusu olduğuna inanıyor ve bunu üstünlük olarak kabul ediyor. Türklerin daha birçok üstün niteliğe sahip olduğunu iftiharla söylemekten geri durmuyor. Tanrı’nın, ülkelerin idaresini Türklerin eline verdiğini ve zamanın hakanlarını onlardan çıkardığını söylerken sadece bir övünme değil, aynı zamanda bir gerçekliği de ifade ediyor. Çünkü DLT yazıldığı sırada Malazgirt Zaferi kazanılmış ve Selçuklular dünyanın bir numaralı gücü hâline gelmişti. Abbasî halifeleri de çoktan onların himayesi altına girmişti.

Hepimizin Türk’ü, Türk dilini ve Türk dünyasını sevdiğimiz bir gerçektir. Bu gerçeğe rağmen ne yazık ki Türk denilince nasırları kanayanlar, uyuz oluk it gibi kaşınanlar da yok değil. Varsın kaşınsınlar. Gül olur da dikeni olmaz mı? Gül bahçesine giriyorsan gülün dikenine de katlanacaksın elbet. Her yokuşun bir inişi, her yazın da bir kışı olur. Lakin bize “gülünü seven dikenine katlanır” diyerek kolaya kaçıp söylediklerimize karşı çıkanlara sessiz kalmak yakışmaz. Onlar söylediklerimize karşı çıktıkça biz de onlara anlayana kadar anlatmaya devam edeceğiz.

Biz Türk dedikçe varsın onlar bize faşist, ırkçı desinler. Varsın onlar önümüze “Kabirde Türk müsün diye sormayacaklar? Rabbin kim, Peygamberin kim, dinin ne?” diye sorularını koyarak Türk’ü İslamiyet’ten, İslamiyet’i de Türk’ten ayrı düşürmeye çalışsınlar. Onlara ahmağa anlatır gibi Türk’ü, Türklüğü ve Türk’ün İslamiyet’e olan hizmetlerini, Hendek Savaşı’nda İstanbul’un fethini müjdeleyen Hz. Peygamber’in o kutlu hatırasını, Uhud’da, Bedir’de, Hendek’te, vs. İslâm’ın galip gelmesi için eldeki kılıçların, baştaki tolgaların Türk yadigârları olduğunu anlatmaya devam edeceğiz hem de bıkmadan, usanmadan.

Bilinmelidir ki bizler gücünü binlerce yıllık tarihî geçmişinden almış, Türk milliyetçiliğine gönül vermiş; yüce Allah’ın işaret ettiği, Hz. Peygamber’in ise övgüsüne mazhar olmuş Müslüman Türk çocuklarıyız. Ne ırkçıyız ne de faşist. Bizler Kâşgarlı Mahmud’un asırlar önce söylediği gibi “Adı, yüce Tanrı tarafından verilen Türkleriz.”

Biz inandığımız yolda ve inandıklarımızı söylemeye ömrümüzün sonuna kadar devam edeceğiz. Biliyor ve inanıyoruz ki yolumuz uzun ve çetin olsa da bu kutlu yolda yürümek bizim için bir şereftir. Ne mutlu Türklük yolunda yürüyenlere!.. Ne mutlu “Türklük bedenimiz, İslâmiyet ruhumuzdur” fikrini hayatına düstur edinenlere!.. Ne diyordu Atsız Ata:

“Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;

Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağı’na.”

(1) Kâşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti’t-Türk, haz. Ahmet B. ERCİLASUN – Ziyat AKKOYUNLU, TDK Yayınları, Ankara 2014, s. 1.

(2) Kâşgarlı Mahmud, age., haz. Ahmet B. ERCİLASUN – Ziyat AKKOYUNLU, TDK Yayınları, Ankara 2014, s. 1.

(3) Kâşgarlı Mahmud, age., haz. Ahmet B. ERCİLASUN – Ziyat AKKOYUNLU, TDK Yayınları, Ankara 2014, s. 2.

(4) Kâşgarlı Mahmud, age., haz. Ahmet B. ERCİLASUN – Ziyat AKKOYUNLU, TDK Yayınları, Ankara 2014, s. 151.