Evli evine, evi olmayan nereye?

Bugün 24 Temmuz. Basında sansürün kaldırılışının yıl dönümü üzerine bir şeyler yazmam gerekirdi. Sansür devam ettiği için gerek görmedim!

Kahvemin buğusundan geçmişe doğru bir pencere aralanıyor yine. Yarım asrı devirmiş her insan gibi, benim de sık sık sığındığım bir liman bu: çocukluğum. O zamanlar dünya ne kadar da başkaydı. Ya da biz öyle sanıyorduk. Güneşin batmaya yüz tuttuğu, gökyüzünün kızıla döndüğü o tatlı saatlerde, sokakları dolduran cıvıl cıvıl seslerimizle sanki tüm evreni biz yönetirdik. Toprak kokusu, dizlerimizdeki yaralar ve bitmeyen bir enerji... Dünya bizim oyun alanımızdı ve biz, o dünyanın en mutlu çocuklarıydık.

Her güzel oyunun bir sonu vardı elbet. Bizim için o son, annelerimizin pencerelerden uzanan ve mahallenin akustiğinde yankılanan sesleriyle gelirdi: "Hadi baban gelecek. Çabuk eve!" Bu, sihrin bozulduğu andı. Oyun biter, herkes yorgun ama mutlu bir şekilde evinin yolunu tutardı. İşte tam o dağılma anında, hep bir ağızdan, sanki ezberlenmiş bir marş gibi o malum tekerlemeyi söylerdik.

"Evli evine,
evi olmayan:
sıçan deliğine"

Ne kadar da masum, ne kadar da düşüncesizce dökülürdü bu kelimeler dudaklarımızdan. Ritmik bir neşeyle, kimin evi var, kimin yok diye bir an bile düşünmeden... O an bizler için önemli olan tek şey, oyunun kuralına uygun şekilde dağılmaktı. Tekerleme, bu dağılışın resmi mührüydü sadece.

Şimdi, o günlerin üzerinden koskoca bir ömür geçmişken, o tekerleme beynimin içinde farklı bir tonda, çok daha ağır bir tınıyla dönüp duruyor. "Evi olmayan sıçan deliğine..." Biz ne diyormuşuz meğer? Küçücük kalplerimizle, o saf ve temiz dünyamızda, bir arkadaşımızı, bir oyun yoldaşımızı, bir anlığına bile olsa nereye gönderiyormuşuz öyle? Bir sıçan deliğine... Sıcak bir yuvaya, anne kucağına, akşam yemeği kokusuna değil, karanlık ve dar bir deliğe...

Elbette kötü niyetli değildik. Hiçbirimiz. Çocuk aklı işte; duyduğunu tekrar eder, gördüğünü taklit eder. Belki de acımasızlık değildi bizimkisi, sadece 'farkında olmamak'tı. Empati denen o yüce duygunun henüz filizlenmediği, dünyanın sadece kendi etrafımızda döndüğünü sandığımız o bencil ama bir o kadar da masum çağların düşüncesizliğiydi.

Ama insan kahvesini yudumlarken hayıflanmadan edemiyor. Keşke... Keşke o tekerleme hiç böyle olmasaydı. Keşke bir büyük, bir bilge yürek çıkıp bize doğrusunu fısıldasaydı. Keşke biz o tekerlemeyi şöyle bitirseymişiz:

"...evi olmayan, hadi bizim evimize!"

Bakıyorum da... Biz çocukken sandığımızdan daha acımasızmışız. Ya da belki de dünya, biz büyüdükçe bize merhameti ve başkasının halinden anlamayı öğretti. Büyümek dediğimiz şey, belki de tam olarak budur: Çocukken düşüncesizce söylediğimiz o tekerlemedeki yanlışı fark edip, artık hayatımız boyunca "evi olmayanı" kendi evimize buyur edecek kadar yüreğimizin genişlemesidir.