Üç beş sayıdır, Osmaniye’nin somut olmayan kültürel miraslarından söz ediyoruz. Gene aynı anlamda Karacaoğlan da Türkiye’nin, Çukurova’nın ve özellikle Osmaniye’nin en önemli somut olmayan kültürel miraslarından birisidir.
Biz kendi adımıza Karacaoğlan’ı dört cilt olarak kitap hâline getirip, Çardak Yayınları’ndan bastık. Kitap adı: Kimliğimizin Sembollerinden Karacaoğlan.
Karacaoğlan öyle kısa anlatılacak bir bilge–ozan değildir. Biz Karacaoğlan’ı anlattığımız ciltlerden bir tanesi: Karacaoğlan’ın felsefesi, esemesi.
Evet, Karacaoğlan’ın pek çok özelliği var. Bir tanesi de o bir bilge, filozof, düşünürdür. İşte sizlere bu konuda birkaç ipucu yazacağız:
Karacaoğlan’ın felsefesi – esemesi (Arb. mantık) adlı bu ciltte, onun felsefi yanını işleyeceğiz. Nedeni, bizce Karacaoğlan çok önemli bir bilge, felsefe insanıdır.
İlk bakışta o sadece aşktan, doğadan söz eden bir âşık gibi de gözükse, aslında Karacaoğlan önemli bir ozan olduğunun yanında felsefi bir bilge insandır.
Karacaoğlan’ın birçok sözünü çerçeveleyip evlerimizin, çalışma odalarımızın en görünen yerlerine asmak gerekmektedir bizce:
“Aşk ataşın değirmende öğüttüm
Eledim kalburdan, elekten çektim.”
İlk önce biraz felsefeden söz edelim:
Düşünbilim veya felsefe, sözcük kökeni olarak Yunanca “seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum” anlamına gelen phileo ve “bilgi, bilgelik” anlamına gelen sophia sözcüklerinden oluşur. Philosophia = bilgelik arayışı, bilgiyi sevmek, araştırmak ve peşinde koşmak anlamlarına gelmektedir. “Filozof” da bilgeliğe ulaşmaya çalışan kişidir. Buna göre felsefe, Yunanlar için “bilgelik sevgisi” ya da “hikmet arayışı” anlamına gelmiştir. Başlangıçtaki bu özgün anlama göre her türden bilimsel araştırmacıya filozof adı verilmiştir.
Felsefe; varlık, bilgi, gerçek, adalet, güzellik, doğruluk, akıl ve dil gibi konularla, genel ve temel sorunlarla ilgili yapılan çalışmalardır. Felsefe, düşünce bilimi olarak da bilinir.
Filozoflar genellikle varoluş veya varlık, ahlak veya iyilik, bilgi, gerçek ve güzellik konularıyla ilgilenmişlerdir.
Bu temalar tam da Karacaoğlan’la ilgili olgulardır. Felsefe; işin özüne inmek, irdelemek, konulara çok yönlü bakmak, adeta kılı kırk yarmak demektir. Bu anlayış tam da Karacaoğlan’a ilişkin bir durumdur.
Estetik, dini irdelemek de felsefenin konularındandır; bunlar da Karacaoğlan’ın alanıdır.
Dil, dilin sırrına varmak, adeta dile dans ettirmek diyebileceğimiz durum felsefenin önemli bir ögesidir. Karacaoğlan da Türkçeyi en yüksek seviyede konuşan, yazan bir dil ustasıdır. Karacaoğlan, Doğu felsefesinin ve özellikle bilgeliğinin inceliğine ve ayrıntısına varmış bir düşün insanıdır.
Karacaoğlan’ın anatomisi başlığındaki konuların bir kısmı onun filozofluğuyla da ilgilidir. O konulara bu ciltte girmeyeceğiz; belki yeri geldiğinde değinip geçeceğiz.
İlk önce Karacaoğlan’ın tipik felsefe anlayışına canlı örneklerle girip, sonrasında onun eseme (mantık) anlayışı, diyalektik anlayışı ve özellikle Karacaoğlan’ın teoloji (tanrıbilim) anlayışı üzerinde duracağız.
A — KARACAOĞLAN’IN FELSEFESİ
1.
“Karacaoğlan der ki; gönlüm avuttum
Şimdi güzel sözlerini unuttum
Aşk ataşın değirmende öğüttüm
Eledim kalburdan, elekten çektim.”
Burada sanatın yanında güçlü bir felsefi anlatım var. Karacaoğlan sadece bir sevgi insanı olmaktan öte arı bir sevgi taşır ve bunu çok kısa bir söylemle anlatır.
Karacaoğlan aşkın ataşını değirmende öğütmüş, onu hazmedilecek duruma getirmiş, onu da kalburdan elemiş yani kabasını almış; bununla da yetinmemiş, ince elekten çekmiş ve daha da özünü almış, yani aşkın özünü almıştır.
Bu kısacık anlatımdaki unsurları sayalım:
1 – İnsan (Karacaoğlan)
2 – İnsanın özü, duyguları
3 – Duygunun aşka dönüşmesi
4 – Aşkın ataşı
5 – Aşk ataşının değirmende öğütülüp uygun hâle getirilmesi
6 – Bunun geniş gözenekli elekten (kalbur) geçirilmesi
7 – Onu da ince elekten çekmek
8 – Geriye kalan saf aşkı artık kullanmak
9 – (Kime) sevgiliye (dilbere)
Bu durumu daha kısa söyleyelim:
İnsan + öz duygu + aşk + aşk ataşı + aşkı öğütmek + kalburdan çekmek + elekten çekmek + saf, arı aşkı almak + güzele–dilbere sunmak.
Bu büyük bir anlatımdır. Felsefede “soyutlamanın soyutlaması” diye bir durum vardır. Bir başka deyimle “kılı kırk yarma”. Buradaki söylem gibi Karacaoğlan’ın anlatımı tam bir kılı kırk yarmadır. Tam bir felsefedir.
2 —
“Bir civan götürdü beni bahçeye
Gördüm o bahçenin yolları sarhoş
Yağmurlar yağar da rüzgârlar eser
Eğilmiş selvinin dalları sarhoş.”
“Bir yavru götürdü beni bahçeye.”
“Bir güzel götürdü beni bahçeye.”
Bir güzel, yavru, civan bir diğerini beğeniyor; o da diğerini beğeniyor, bahçeye gidiyorlar. Bu iki insanın mutluluğundan doğa, bahçe, bahçenin yolları da hoş oluyor.
Öyle ya, biz doğanın üzerinde, onun bir ürünü olarak yaşıyorsak, bizi var eden doğanın bizim mutluluğumuzdan hoş olması gerek. Hangi canlı, hayvan, insan yavrusunun hoş olmasından hoş olmaz ki?
İnsan… insan / insan… doğa (bahçe, bahçenin yolu) ya da insan–doğa–insan üçgeni. Gerçekliğin tam bir soyutlaması.
3 —
“Sabah namazında Belen ardından
Saydım, altı güzel indi pınara.
Üçü orta boylu, gayetle güzel,
Üçü uzun boylu, gözlerin süzer.”
“Karac’oğlan yine coştu, bulandı,
İnip aşkın deryasını dolandı.
Güzel gitti diye pınar ağladı,
Acıdı yüreğim, yandı pınara.”
Güzeller pınara gelmiş, pınar mutlu. Güzeller ne yapar pınarda; su içer, el yüz yıkar, mendilini yıkar, çamdan bardağını doldurur. Bu durumdan pınar mutlu olur. Ve güzeller gitti diye pınar ağlar. Bu duruma Karacaoğlan’ın yüreği acır, yanar.
Güzel: insan / pınar: doğa / Karacaoğlan: insan.
Burada da Karacaoğlan güçlü bir soyutlama yapıyor. İnsan–doğa–insan arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Ayrıca Karacaoğlan, doğayı aynen insanmış gibi ya da doğa–insan ilişkisini tam bir zorunluluk, daha doğrusu bir doğallık içinde ele alıyor. Bu, sanatsal anlatımı da aşan bilgece bir anlatımdır.