Keleğin Suçu Ne?

Zamansız koparılan her şey gibi, meyveler de insanlar da kelek çıkar. Suç meyvede değil, sabırsızlığımızda. Tik tak...

Meyveyi soymadan içinden ne çıkacak bilemem.
Öyle de olmadı mı yıllarca…
Kan kırmızı karpuz diye aldıklarımızın çoğu kelek çıkmadı mı?
Ya da kabak aşısı ile dolandırılmadık mı?
Bilemem…
O yüzden artık önce kesiyorum… Sonra bakıyorum…
Kelekliğin suçunu da meyveye bulmuyorum.

O ister miydi kelek bir şekilde insanın ya da hayvanın karşısına çıkmayı?
İstemezdi elbette.
Para hırsı onu kelek yaptı, bizi de çürüttü.
O, zamanından önce masaya geldi,
biz zamansız çürümeye başladık.

Her şey zamanında olmalı.
Her şey zamanla olmalı.
Bütün derman zamana aitken, biz zamanı öne çekme telaşına kapılıyoruz.
Bir yandan çok uzun yaşamak isterken,
diğer yandan çok kısa zamanda karpuzu yeme derdine düşüyoruz.

Neden zamana güvenmiyoruz?

Bence işte burada aklıma geliyor da
bütün çürümüşlük insanlardan kaynaklı.
Bak bize.
Çürüttüklerimizin bedelini, çoğumuz bu rutubet cennetinde çürüyerek ödüyoruz.
Meyvenin suçu da kelekliğinden değil,
onu kelek yapan insanlardan kaynaklı.
Neden?
Zaman denen gerçeği hor kullandığımız için.

Bir ileri, bir geri...
Tik tak…

İnsan bazen bir meyveye bile kıyamaz hale geliyor.
Çünkü bir çileği bile zamansız koparıyoruz dalından.
Yeşilken kırmızıya boyuyoruz.
Olgunlaşmadan olgun gösteriyoruz.
Ve sonra “tadı niye böyle ekşi” diye suratımızı buruşturuyoruz.

Oysa belki bir hafta daha beklesek,
biraz daha güneş, biraz daha sabır,
çilek tam kıvamında olacaktı.
Ama yok.
Zamanla aramız kötü bizim.
Sevgilisine kavuşmak için gün sayanlar bile artık sabretmiyor.
Zamanı hızlandırmak için dualar ediyoruz,
ama sonrasında zamanı yavaşlatmaya çalışan insanlar haline geliyoruz.
Tuhafız.

Bir yandan çocuklarımız hemen büyüsün istiyoruz,
ama büyüyünce eski günleri özlüyoruz.
Bir an önce mezun olayım,
bir an önce işe gireyim,
bir an önce evleneyim,
bir an önce çocuk yapayım,
bir an önce borçlar bitsin,
bir an önce rahatlayayım…

Ve sonra?

Bir an geliyor ki,
"keşke o anı hiç atlamasaydım" diyoruz.
Ama zaman acımasız değil 
biz zamanla savaşırken kendimize acımasız oluyoruz.

Çürüyen meyve değil sadece,
biziz…
Tadına varmadan yuttuğumuz lokmalar,
dinlemeden geçip gittiğimiz insanlar,
anlamadan baktığımız yüzler…
Hepsi çürümeye neden oldu.

Zamanında sevilmeyen çocuklar,
zamanında sarılınmayan aşıklar,
zamanında yutulmayan kelimeler…
Hepsi birer kelek meyveye dönüştü.
İçimizde kabuk bağladı.

Karpuzu kesmeden anlayamazsın demiştim ya…
Bir de insanı.
İçini açmadıkça,
beklemedikçe,
dinlemedikçe…
Onu da hep yanlış anlıyoruz.

Birini zamansız yargılamak da,
zamansız bırakmak da
karpuzun kelek çıkmasına benzer.
Suç karpuzda değil,
zamanı sabredemeyen bizde.

O yüzden artık meyveyi de kesmeden yemiyorum,
insanı da tanımadan yargılamıyorum.
Zamanı da elimde tutamıyorum belki ama
ona karşı sabrımı kaybetmemeye çalışıyorum.

Ve ne zaman bir kelek karpuz alsam,
aklıma hep aynı şey geliyor:
Birileri hâlâ zamanı kesip biçmeye çalışıyor.
Ama unuttukları şu:
Zaman ne bıçakla doğranır,
ne de baharla kandırılır.
O, kendi saatinde gelir.
Tik tak…