Hayat bazen bir simyacı gibi davranıyor ve insanın elindeki soğanı bir anda lüks bir aracın anahtarına dönüştürebiliyor. (Artık Domates, biber, soğan demeye korkar oldum ama neyse) Osmaniye'de dün pazar tezgahında "Abla yerli bunlar" diye bağıran adamın, bugün lüks bir ofiste deri koltuğuna yayılıp memleket meselelerini kurtarması aslında bir başarı hikayesi değil, tam bir doğa mucizesi! Bu dönüşümün sırrı ise ne çok çalışmak ne de üstün bir zeka; tek ihtiyaç olan şey doğru partinin kapısından içeri sızmayı başarabilmek.
Maalesef, bizim memlekette siyaset sadece bir fikir ayrılığı değil, aynı zamanda en karlı yatırım aracı olarak görülüyor. Bir partinin ilçe teşkilatında çay içmeye başlayan birinin, üç vakte kadar iş insanı kisvesine bürünmesi artık kimseyi şaşırtmaz oldu. "Filancanın oğlu bilmem kime bak hele.. Gocaman adam oluk.." cümlesi çokça duyulmaya devam ediyor. Özellikle son 20 yılda. Manav tezgahındaki tozlu önlüğünü çıkarıp üzerine dar kesim bir takım elbise geçiren kahramanımız, siyasetin o görünmez asansörüne bindiği an, yer çekimi kurallarını bile bozuyor. Domates (bak yine domates dedim, alacaklar tekrar beni!) seçerken gösterdiği o titizliği, seçim zamanı doğru isme yaslanırken gösterince kapılar ardına kadar açılıyor.
En trajikomik olanı da bu hızlı yükselişin ardından gelen o büyük hafıza kaybı. Eskiden ellerindeki toprak lekesini çıkarmak için uğraşanlar, şimdi o ellerle ihale dosyalarını veya lüks araç sözleşmelerini imzalıyor. Dün selam verdiği esnaf komşusunu bugün "protokol" gereği tanıyamaz hale gelmesi, siyasetin kişiye kattığı o muazzam "ağırlıktan" kaynaklanıyor olsa gerek. Siyaset bu ekosistemde bir hizmet aracı değil, alt tabakadan üst tabakaya fırlatılan bir mancınık görevi görüyor.
Artık kimse "Nasıl zengin oldu?" diye sormuyor çünkü cevap hep aynı kapıya çıkıyor. Eğer bir galeride son model araçların arasında poz veriyorsa, mutlaka arkasında bir siyasi kartvizit veya bir "müdürlük" hayali vardır. Meyve kasalarının üzerinden atlayarak ulaşılan bu zirve, aslında toplumun yüzüne çarpılan kocaman bir tokat. Sonuçta dürüstlük karın doyurmuyor ama doğru siyasi hamle, insanı bir gecede şehrin en "saygın" iş insanı yapıveriyor.
Bu yazdıklarımda kimseyi hedef almadım desem yalan olur. Ama mesleğini mecburen manav olarak yazmak zorunda kaldım. Yoksa kahramanımız eskiden bir manav değildi. Şimdi okuyanlar kendi kendine soruyordur "Kim bu adam" işte sorunda aslında bu! Kim bu adam yerine, bu kirli sistemi yaratan yine bizim korkularımız değil mi? Önce onları tepemize çıkarıyor, sonra da tepemize çıkardıklarımızdan korkuyoruz. Sonra da her şeyden korkuyoruz... Oysa O manav! bugün sizi korkutacak güçte değil, onun beslendiği damarlar sizin zayıf yanlarınız..
Çok kitap tavsiye etmem ama yine de edeyim Avusturyalı psikiyatrist ve psikanalist Wilhelm Reich isimli biri çıkmış taa 1946 yılında bir kitap yazmış ve ilginçtir seni anlatıyor.. Hatta beni de anlatıyor. "Dinle Küçük Adam!" Lise yıllarımdan bu yana 2-3 defa okuduğum bir şaheser diyebilirim.
Bu kadar yazıdan sonra ne denir? "Bü ülkede öncelikle aklınıza mıkayet olun dostlar..!" sanırım en iyisi bu oldu..