Son bir haftadır toplumun çeşitli kademelerinden telefonlar alıyorum.
Kimi Osmaniye merkezden arıyor, kimi ilçelerden mesaj atıyor. Konu hep aynı: Türkiye İşçi Partisi Osmaniye'de yeniden örgütlenecek mi? Senin bir girişimin mi var?
Artık sadece gülümsüyorum...
Neden?
İnsanların yüklediği anlamla gerçeğin arasında bazen dağlar kadar fark var da ondan..
Açık konuşayım...
Yeni Parti'de Osmaniye merkezli liderliğin beklenen olmamasından kaynaklı bir arayış olduğu belli.
Başka bir muhalif kapı arayışı da aşikar..
Gelelim konuya;
Benim Türkiye İşçi Partisi ile bağım, 28. Dönem milletvekili adaylığımdan ibarettir. O gün doğru olduğuna inandığım bir mücadelede yer aldım.
Bugün ise herhangi bir görevim de yok, sorumluluğum da.
Bunu söylerken ne bir kırgınlık anlatıyorum ne de bir sitem.
Sadece gerçeği söylüyorum.
Türkiye'de ilginç bir hastalığımız var.
Bir insan bir yerde görünce, ömür boyu oraya ait sanıyoruz.
Siyaset de böyle...
Bir partiden aday olmuşsan, sanki hayatının sonuna kadar o partinin sözcüsü olmak zorundaymışsın gibi davranılıyor.
Oysa insan değişir.
Ülke değişir.
Şartlar değişir.
En önemlisi de insanın öncelikleri değişir.
Benim önceliğim artık siyaset değil.
Benim önceliğim gazetecilik.
Bazen soruyorlar:
"Yeniden aday olur musun?"
Bir başkası daha ileri gidiyor:
"Sen hep muhalefetsin o zaman neden milletvekili adayı olmuyorsun?"
Soruyu küçümsemiyorum.
Tam tersine...
İçinde haklı bir öfke var.
Çünkü insanlar artık Meclis'i kendilerini temsil edenlerin değil, kendilerini unutanların yeri olarak görüyor.
Bugün milletvekilliği makamı, halkın gözünde eski saygınlığını büyük ölçüde kaybetmiş durumda.
Bunun sorumlusu da siyaset kurumunun ta kendisi.
Meclis'te halkın sesi daha az duyulurken, parti disiplininin sesi daha fazla çıkıyor.
Yoksulluk konuşulmuyor.
İşsizlik konuşulmuyor.
Emeklinin, çiftçinin, işçinin derdi çoğu zaman gündemin kenarında kalıyor.
Sonra dönüp halka "Neden siyasete güvenmiyorsunuz?" diye soruyorlar.
Oysa ben 28. dönem de şahsi olarak üzerime düşen sorumluluğu yerine getirip aday oldum.
1.268 insan güvenip oy verdi.
o kadar..
Şimdi ben sorayım: O zaman neredeydiniz?
Ben cevap vereyim:
İnsanlardan yarattığınız putların peşinden koşar adım gittiniz.
O yüzden..
Güzel kentimin, güzel ülkemin, güzel insanları;
Güven, vaatle değil; davranışla kazanılır.
Peki ben neden aday olmuyorum?
Çünkü herkesin mücadelesi aynı yerden olmaz.
Bir milletvekili kürsüden konuşur.
Ben ise sokaktan yazarım
Bir siyasetçi bazen partisinin çizdiği sınırlar içinde kalmak zorundadır.
Gazeteci ise yalnızca vicdanına hesap vermelidir.
İşte benim en çok korumak istediğim şey de bu özgürlük.
Türkiye'nin bugün en büyük ihtiyacı yeni partiler kurmak değil.
Yeni kutuplar oluşturmak da değil.
Bu ülkenin ihtiyacı, birbirini dinleyebilen insanlar.
Çünkü iktidarın en sevdiği şey, parçalanmış bir muhalefettir.
Birbirine kızan...
Birbirini hain ilan eden...
Aynı sofraya oturamayan insanlar...
Böyle bir muhalefetin ülkeye umut olması mümkün değil.
Muhalefet önce kendi içinde demokrasiyi öğrenmeli.
Farklı düşünene tahammül etmeli.
Eleştiriyi düşmanlık sanmamalı.
Vatandaş artık sadece "Ne yapacağız?" sorusunun cevabını değil,
"Bugüne kadar ne yaptınız?" sorusunun da tatmin edici şekilde cevaplanmasını bekliyor.
Çünkü siyaset, gelecek hayalleri kadar bugünkü duruşla da şekillenir.
O zaman bir soru daha: Bugün bir duruş var mı? Varsa da ne kadar?
………….
Bana hâlâ "Sen hangi taraftasın?" diye soruyorlar.
Cevabım yıllardır değişmedi.
Ben sarayın tarafında değilim.
Ben körü körüne muhalefetin de tarafında değilim.
Muhalefet yanlış yaparsa onu da yazarım.
Benim tarafım belli.
Hasret Gazetesi'nin tarafıyım.
Gerisi gelir geçer.
Makamlar değişir.
Partiler değişir.
Liderler değişir.
Ama kalem, eğilmediği sürece anlam taşır.
Hepinize güzel bir hafta dilerim...
Not: Kimi seçtiğinizin önemi yok, önemli olan neye inandığınız...