''Yok, ben pek sevmem böyle şeyleri.''
''Benim bir şeye ihtiyacım yok siz kendi ihtiyaçlarınızı alın.''
Babalarımızın annelerimizin sessizce, kendi içlerinde kabulleniş cümleleriydi aslında bunlar. Sofradan doymadan kalkan, kendine yeni bir tek eşya almayanlardır onlar.
Bu hayata sadece kendimizi ilk defa geliyor olarak görüyoruz, yaptığımız hataları ''İlk defa yaşadım, ilk defa gördüm.'' diyerek kendimizi kandırıyoruz. Annelerimizin babalarımızın hayatta ilk defa anne baba olduğunu, onlarında hayata ilk defa geldiğini unutarak...
Bir amca görmüştüm, 26 kasım, Karabük'te Musa amca, 72 yaşında, gözleri parlak parlak hayata ilk defa gözlerini açmış gibiydi, ''Üniversiteye de gittim, en güzel telefonları da kullandım, hiçbir şeyim eksik olmadı.'' bu cümlesiyle şaşırmıştım, neden şaşırıyordum ki? Şu an bir genç bunu dese normal karşılardım fakat neden normal karşılamamıştım bu amcayı? Tabii eskilerde böyle imkanların verilmesine şaşırmıştım.
Musa amcanın bana söyledikleri bakış açımı değiştirmişti. ''Oğlumu okuttum üniversitede, onunla beraber çektim çilesini bende onunla mezun oldum, ona en güzel telefonu aldım, onu almak için çalıştım, ben aldım onu. Hiçbir şeyini eksik etmemek için çalıştım, kendime yapmadım mı bunları?'' ne doğru demişti Musa amca, bunları oğlu için yapmıştı. Zorlanarak, emekle yapmıştı. Kendisine yapmış gibi görmesi ne güzeldi öyle.
Sessizlik kapladı bir süre, Musa amcanın gözleri konuştu anladım işte bir şekilde. Sessizliğin ardındaki itirafı duydum. ''Ben lise mezunuyum. Benim arkadaşlarımla buluşacak vaktim, kendime ayıracak param olmadı." Onun elinde, evlatlarının aksine, sadece bir emanet vardı "Elimde eski bir telefon var, askere giderken anam almıştı." O, "çocuğumun bir şeyini eksik koymayayım" diyerek kendi ihtiyaç listesinin üzerini kalın bir çizgiyle kapatan, kendi hayallerini, evlatlarının başarı karnesine dönüştüren, gerçek yaşam mimarıydı.
Ve Musa amcayla olan sohbetim sona erdi,
O hevesle, büyük emekle kurulan sofralar bazen iki bazense tek kişiye kuruldu. Evde aile seslerinin yerini, evde sırf ses olsun diye açılan televizyonlar aldı.
O kırışıklar, o nasırlar, şimdi en çok da yalnızlık kokuyor. Çünkü onlar, evlatlarının hayatında yer açmak için kendi hayatlarından vazgeçtiler. Çocuklarına koşarak gitmeyi öğrettiler, ama çocukları şimdi o hızı kendi kariyerlerinde, kendi kalabalıklarında kullanıyor. Ve o anneler, babalar, o eski, emektar telefonun nadiren çalmasını bekleyerek, bir zamanlar hayat dolu olan evlerinde sessizliğe gömülüyorlar.
Ne isterdi bu gönül; bir kez de onlar yesin doyana kadar, onlar dinlesin, onlar giysin en güzel kıyafetleri, onlara biz öğretelim yeniliği, biz alalım yükü.
Bu dünyayı yaşanılır kılan, sevgi dolu, koruyucularımıza, fedakarlarımıza sesleniyorum:
Göz altlarınızın her karanlığı evlatlarınızın geleceğini aydınlatmak içindi, varlığınız bizim için madalya, kırışıklarınız ise bizlere açtığınız yoldur. Emektar anne babaların karşısında başımız eğik, kalbimi sevgiyle dolu. Tüm emektar anne babaların ellerinden öpüyorum.
Fotoğraf: Kübra Nur Daban