Hep Aynı Hikaye, Sadece Oyuncular Değişiyor.
Hep aynı hikayeyi, sadece oyuncuları değişmiş haliyle izliyoruz.
Sabah uyanıyoruz. Akışımıza düşen haberlere bakıyoruz: Bir kadın cinayeti, bir deprem, derinleşen yoksulluk ya da önlenebilir bir ihmal sonucu yitip giden canlar… Şehirler değişiyor, isimler değişiyor, tarihler değişiyor ama olay örgüsü aynı. Ve işin en korkutucu yanı şu: Artık bu aynılığa şaşırmıyoruz.
Bir zamanlar uykularımızı kaçıracak devasa felaketler, bugün gündelik akışımızın sıradan bir parçası. Gördüğümüz her hüzünlü haber, izlediğimiz bir dakikalık videolara sığıyor, sıkışıyor ve bitiyor. Bir videoda ağlıyor, parmağımızı kaydırdığımız anda bir sonrakinde gülüyoruz.
Bu durumu sadece “hız çağı” ile açıklamak yetersiz kalır. Asıl mesele, ruhumuzun bu kadar yoğun acıyı kaldıracak kapasitesinin kalmamış olması. Merhamet yorgunluğu dediğimiz o duvarı kendimize ördük. Zihnimiz, sürekli maruz kaldığı travmalarla baş edebilmek için acıyı normalleştirmek zorunda hissetti.
Eğer gördüğümüz her acıyı ilk günkü tazeliğiyle hissetseydik, yaşayamaz hale gelirdik. Bu yüzden duyarsızlaştık. Acı, bir içerik haline geldi; tüketiliyor ve geçiliyor.
Ancak bu savunma mekanizması bizi çok daha tehlikeli bir tuzağa düşürdü: Neyi, kime soracağımızı unuttuk.
Gerçek sorunlarla yüzleşmek ağır geldiğinde, zihin kendine daha hafif meşgaleler arar. Tam da bu yüzden, toplumsal bir yıkımın hesabını sormaktansa; bir ünlünün biten ilişkisini, bir fenomenin abartılı tatilini ya da bir başkasının kıyafetini yargılamak bize daha cazip geliyor.
Neden mi? Çünkü birinin özel hayatını, tatilini ya da lüksünü eleştirmek konforludur. Riski yoktur. Bize bedavadan bir “adalet dağıtma” hazzı verir. Oturduğumuz yerden bir başkasının hayatına not vermek, kendi çaresizliğimizi bir süreliğine unutturur.
Oysa dönüp de
“Bu bina neden yıkıldı?”,
“Bu yoksulluk neden kader oldu?”,
“Bu liyakatsizlik neden bitmiyor?”
diye sormak; tarihsel bir bilinç, derin bir hafıza ve entelektüel bir cesaret gerektirir.
Toplumsal hafızamız zayıfladıkça, olayların köküne inmek zorlaştıkça biz de yüzeyde kalmayı seçiyoruz. Derin analizler yapıp canımızı sıkmaktansa, magazinsel öfkelerle günü kurtarıyoruz.
Kimi sorgulayacağımızı unuttuğumuz bir dönemdeyiz. Öfkemizin rotası şaştı.
Her şey gözümüzün önünde dururken, biz gözümüzü yargılaması en kolay olana çeviriyoruz.