Türkçülüğe Dair

Türkçe Sözlük, “Türkçülük” kelimesini “Osmanlı Devleti'nin son yıllarında ortaya çıkan, bütün Türklerin tek vatanda ve tek bayrak altında birleştirilmesini amaçlayan akım; Pantürkizm” olarak açıklar. Ziya Gökalp ise Türkçülüğün Esasları kitabında “Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendine mahsus bir harsa mâlik olan (sahip olan) bir zümre demektir. O hâlde, Türk’ün yalnız bir lisanı, bir tek harsı olabilir”(1) dedikten sonra Türkçülüğü; “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir”(2) diye tanımlar. Türkçülüğü 9 Işık Doktrini ile sembolleştiren Alparslan Türkeş, 9 Işık Doktrinlerinden ilkini teşkil eden “Milliyetçilik” başlığı altında değerlendirerek şöyle tanımlar: “Türkçülük, Türk milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna, Türk geleneğine uygun olması ve Türk’e yararlı olması amacının, fikrinin ön planda tutulmasıdır.”(3)


Prof. Dr. Osman Turan, “Tarih yazılıp bir kültür ve şuur kaynağı olmadıkça, toprak altında kalan kıymetli madenler gibi, hiçbir mana ifade etmez” diyor. Dolayısıyla her daim tarihimize yani kökümüze sahip çıkacağız. Tarihimizden aldığımız güçle de bugünümüzü imar edip yarınlarımızı da inşa edeceğiz.
Ziya Gökalp, Yahya Kemal’e bir gün yarı şaka: “Harâbîsin harâbâtî değilsin / Gözün mazidedir âtî değilsin” diyecek olmuş da, Yahya Kemal: “Ne harâbî ne harâbâtîyim / Kökü mazide olan âtîyim” diyerek cevabı yapıştırmış. Bizler de köklerimizi geçmişten alıp dallarımızı geleceğe uzatan bir ağaç olacağız. İşte sık sık tarihe yolculuğumuzun sebebi bundandır.


Prof. Dr. Erol Güngör de Türklerin kadim tarihine dair önemli tespitlerde bulunur: “Dünyada Türkler kadar eski bir tarihe sahip olan pek az millet gösterilebilir. Bu kadar uzun bir macerası olan bir millet hâlâ yaşadığına ve yakın zamana kadar dünyanın en büyük imparatorluğunu yaşattığına göre, her şeyden önce eşi az görülür bir hayat gücüne sahip demektir. Türk milleti şimdiye kadar hiç esir olmamış, üstelik bugün Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın millet sıfatını verdiği birçok toplulukları idaresi altında tutmuştu…


… Halkı hükümdarına “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” diyor, hükümdarı kanun karşısında bu halkın en basit fertleriyle aynı muameleye tabi tutuluyordu. İnsanlar devlet için yaşıyor, devlet için ölüyorlardı, çünkü devlet onların inandıkları kültür kıymetlerini korumakla görevliydi. Ülkeler zapt eden orduların başındaki kumandanlar bir gün “devlet uğruna” boyunlarını kemende uzatırlar, tahtını kaybeden devlet reisi “hüküm Allah’ındır” demekle yetinirdi.”(4)


Arap bilgini Cahiz’in Türklerle ilgili tespit ve tasvirleri ise oldukça ilgi çekicidir: “Türkler yaltaklanma, yaldızlı sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacıklık, yerme, riya, dostlarına karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bidat nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Hile-i şer’iye ile başkalarının malını helal saymazlar.
Zira onların bünyeleri hareket üzerine kurulmuştur. Durmaktan nasipleri yoktur. Ruhî kuvvetleri bedenî kuvvetlerinden daha fazladır. Onlar ateşli, hararetli, anlayışlı kimselerdir. Hatıraları çok, bakışları keskindir. Kıt geçimi acizlik, uzun zaman bir yerde kalmayı ahmaklık, rahatlığı ayak bağı, kanaatkârlığı azimsizlik, muharebeyi terk etmenin zillet getireceğini kabul ederler.”(5) Arap bilgini Cahiz, Türkleri böyle tasvir ederken Alparslan Türkeş’in bize Bizans’tan geçen hastalıklarla ilgili şu tespitleri ise oldukça düşündürücüdür: “Türk milletinde, Bizans’tan geçme bir hastalık vardır. Gevşeklik, laubalilik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rastgele laf söylemek.”(6) Ne yapıp edip bu hastalığın tedavisine tez vakitte başlamalıyız. Bunun için de öncelikle titreyip kendimize dönmemiz gerekiyor.


Cahiz’in naklettiği zamanın Ermenistan valisinin Türklerle ilgili sözleri ise dikkate şayandır: “Allah’a yemin ederim ki, Türk, eli kolu bağlı olarak bir kuyuya atılsa, mutlaka bir çaresini bulup kurtulur… Türkler ancak korkulması gerekenden korkar, ümit edilmeyecek şeye ümit beslemez… İçi de dışı gibidir.” (7)


Nevzat Kösoğlu, “Toplumlar ne kadar eski, tarihî kökleri ne kadar derin olursa, kimlik duygusunun da o ölçüde oturmuş olması tabiidir. Türk kimlik şuuru, bu açıdan dünyanın en eski ve köklü kültür hassasiyetlerinden sayılmak gerekir.” (8) der. Bu açıdan değerlendirdiğimizde 8. yüzyılda yazılan ve yeryüzüne dikilen Göktürk Âbideleri’nin, Türk tarihinin ve Türk dilinin ilk yazılı belgeleri olmasının yanında, Türk kimliğinin de en görkemli eserlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.
M. S. 581 yılında Doğu Göktürk Hakanı İşbara Han, sıkışık bir zamanında Çin İmparatorundan yardım ister. Çin İmparatoru bu isteği kabul etmekle birlikte bazı şartlar bildirir. Buna göre, Türkler elbiselerinin önlerini ve uzun saçlarını kesecekler, dillerini değiştirip Çin törelerini kabul edecekler.
İşbara Han, bu istekler karşısında Çin İmparatoruna şu ibretlik cevabı verir: “Şimdi oğlum sarayınıza gelecek ve size ilahi soydan gelen atlar takdim edecektir. Oğlum her gün sizin emrinizde olacaktır. Ayrıca size her yıl haraç gönderilecektir. Fakat elbiselerimizin önlerini kesmeye, omuzlarımızda dalgalanan saç örgülerini çözmeye, dilimizi değiştirmeye ve sizin törelerinizi kabul etmeye gelince, bizim âdetlerimiz ve geleneklerimiz o kadar eskidir ki, ben şimdiye kadar bunları değiştirmeye cesaret edemedim, bütün milletim de aynı kalbi taşıyor.” (9) İşbara Han’ın Çin İmparatoruna verdiği yukarıdaki ibretlik cevap o yüzyıllarda Türklerin kimlik hassasiyetine ve kültüre dayalı milliyet şuuruna sahip olduklarının güzel bir örneğidir.


Nevzat Kösoğlu: “Cumhuriyetin kuruluş ilkesi millî devlettir; dayanağı milliyetçilik ve Türk kültürüdür. Anadolu’da yaşayan bütün insanların, soy kökenleri ne olursa olsun, bu kültür içinde yetiştikleri yani Türk oldukları kesindir… Bilmeli ve anlatmalıyız ki, devletimizin kurucu ilkesi zedelendiği zaman, toplumumuz Osmanlının son dönemlerinde yaşadığı felaketleri yeniden yaşayabilir. Bayrağı göklerde olmayan toplumların mutlu olması da mümkün değildir. Ne kadar güçlü olursak, o kadar mutlu oluruz; ne kadar birlik olursak, o kadar güçlü oluruz.” (10) Asırlar önce ne diyordu Hacı Bektâş-ı Velî: “Bir olalım, diri olalım, iri olalım.” Evet, devletimizin bekâsı, milletimizin huzur ve refahı için dün olduğu gibi bugün de yarın da “Bir olacağız, diri olacağız, iri olacağız.” Bundan hiç kimsenin zerre şüphesi olmasın. Kim ne derse desin vız gelir, tırıs gider. Yel kayadan hiçbir şey koparamaz.


Türk’ün vatan anlayışı ile ilgili Prof. Dr. Erol Güngör’ün tespitleri ise oldukça önemlidir: “Nerede evliya kabri varsa orası Türk toprağıdır. Evliyası olmayan yerde Türk de yok demektir; eğer olsaydı mutlaka içlerinden ya bir şehit ya bir ulu kişi çıkardı ve halkın gönüllerini kendi kabri üstünde birleştirirdi. Zaten manevî kudretiyle halkı koruyacak birinin bulunmadığı yerde Türk nasıl yaşar?” (11)


Namık Kemal, “Zihin fukara olunca, akıl ukala olurmuş” der. Günümüzde o kadar çok fukara zihinli olmasına rağmen başımıza ekâbir kesilen bir kesim var ki saymakla tükenmez. O aklıevvelleri bir kez de buradan uyarıyorum. Taktığınız o at gözlüklerinden bir an evvel kurtulun, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmayacağını aklınızın bir köşesine yazın, battık, bittik, tükendik çığırtkanlığını bırakın, içinde bulunduğunuz tükenmişlik sendromunu kendinize saklayın!.. Bu milletin evlatlarının temiz zihinlerini siz ve sizin gibi aklıevvellerin kirletmesine asla müsaade etmeyeceğim.

Bu uğurda tek başıma da kalsam bildiğim doğruları son nefesime kadar anlatmaya devam edeceğim. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünü bilmeyenlere bir kez de buradan tekrarlıyorum. Ve bu duygu ve inançla diyorum ki dünyalar benim olsa da bu cennet vatandan tavizim yoktur, köksüzlüğü marifet sayıp ök(s)üzlüğü kabullenenlere, Türk devletine ve milletine düşman fikirlere asla geçit vermem. Çünkü “Muhtaç olduğum kudret, damarlarımdaki asil kanda, mevcuttur!”

Ne mutlu Türk’üm diyene!..

  1. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2018, s. 40.
  2. Ziya Gökalp, age., Ötüken Neşriyat, İstanbul 2018, s. 32.
  3. Alparslan Türkeş, Millî Doktrin Dokuz Işık (1978 Tıpkı Basımı), Kamer Yayınları, İstanbul 1997, s. 95.
  4. Prof. Dr. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul – Aralık 2002, s. 69, 71.
  5. Nevzat Kösoğlu, Türk Milliyetçiliği ve Osmanlı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2022, s. 135 – 136.
  6. Alparslan Türkeş, Ülkücülük, Kamer Yayınları, İstanbul 1995, s.79.
  7. Nevzat Kösoğlu, age., Ötüken Neşriyat, İstanbul 2022, s. 136.
  8. Nevzat Kösoğlu, age., Ötüken Neşriyat, İstanbul 2022, s. 26.
  9. Nevzat Kösoğlu, age., Ötüken Neşriyat, İstanbul 2022, s. 27 – 28.
  10. Nevzat Kösoğlu, age., Ötüken Neşriyat, İstanbul 2022, s. 61 - 62.
  11. Prof. Dr. Erol Güngör, age., Ötüken Neşriyat, İstanbul – Aralık 2002, s. 132 – 133..