Üniformadan Kaleme, En Baştan Hayat!

Hani bazen insanın içi pırpır eder ya…

Bir şeyler yazmak ister. Sadece yazmak da değil; konuşmak ister, anlatmak ister, içinden geçenleri bir masanın üzerine döker gibi önüne dökmek ister. Hatta etrafındaki herkes duysun ister. Belki de sadece kendi duymak istediklerini...Bazıları okur, bazıları okumaz. Kimi sonuna kadar gelir, kimi ilk paragrafta sıkılır gider. Ona da bir şey diyemem. Bu da okuyanın bileceği iş.

Ben bugün biraz öyleyim.

Bugünkü yazı biraz özel olsun istedim. Belki de uzun zamandır ilk defa bu kadar kendime dönük, bu kadar içerden, bu kadar çıplak yazıyorum. İtiraf ediyorum! Aslında bu yazıyı size yazmıyorum. Kendime yazıyorum. Kendi çocukluğuma, kendi gençliğime, kendi kırılmalarıma, kendi inadıma, kendi hatalarıma ve hâlâ içimde sönmeyen o yazma isteğine yazıyorum.

Ömrünün önemli bir kısmını geride bırakmış, hayatına çok başka bir noktadan başlayıp bugün bambaşka bir noktada duran bir gazeteci olarak biraz özel konuşmak istedim.

Çocukken Ceyhan’ın Isırganlı köyündeydik.

Şimdi dönüp bakıyorum da, insanın kaderi bazen hiç ummadığı yerde başlıyor. Bir köy okulunda, bir duvarın dibinde, bir öğretmenin “hadi sen yap” demesiyle başlıyor mesela. O zamanlar okulun duvar gazetesi fikrini kim soktu kafama bilmiyorum. Ama Isırganlı’da, şimdi kapalı olan o okulda bana bir duvar gazetesi yaptırmışlardı.

Duvara gazete…

Şimdilerde var mı bilmiyorum. Belki de artık kimse duvar gazetesi nedir bilmiyordur. Adı “Bahar” mı olacaktı, “Isırganlı’nın Sesi” mi olacaktı, başka bir şey mi, hatırlamıyorum. Bir isim arıyorduk. Bir motto arıyorduk. Bir slogan arıyorduk. Ömer, ben, Hüseyin, Abdullah, Yeter vs... “Aradığınız her haber burada” gibi çocuk aklıyla büyük laflar kurmaya çalışıyorduk.

Ama büyük bir eksiğimiz vardı.

Köyde gazete bayii yoktu.

Gazete olmayan köyde duvar gazetesi yapmaya çalışan bir çocuktum ben. Belki de bütün hayat hikâyemin özeti budur. Gazetenin olmadığı yerde gazetecilik hayali kurmak.

O yıllarda köye gazete gelirdi ama öyle her eve, her gün, düzenli bir şekilde değil. Gelen gazetelerin de ayrı bir hikâyesi vardı. Cumhuriyet vardı, Tercüman vardı, Milliyet vardı, Hürriyet vardı. Kimisi açıktan okunurdu, kimisi gizli gizli. Babam Tercüman okurdu. Koyu bir MHP’liydi babam. Bana da ısrarla Tercüman Çocuk okumamı isterdi. Paraya kıyardı. Ceyhan’dan, ilçeden, bir şekilde geldiğinde Tercüman Çocuk da gelirdi eve.

Ben o dergileri son satırına kadar okurdum.

Sadece Tercüman Çocuk değil. Milliyet Çocuk varsa Milliyet Çocuk. Başka çocuk dergileri varsa onlar. Kadirli’ye, dedemle nenemi ziyarete gittiğimizde soluğu Çamlı Kahve civarında alırdım. Oradaki kitapçıya gider, ne varsa karıştırırdım. Çocuk dergileri, çizgi romanlar, sayfaları eskimiş kitaplar…(Orayı, on yıllar sonra Kadirli Cemiyet Başkanı Muzaffer Yüksel Kaya ile bir kez daha yad ettik)

Bir de Mr. No vardı. Çizgi roman okumak sanki suç gibiydi o zamanlar..

Gizli gizli alırdım. Gizli gizli okumaktan da büyük keyif alırdım. Kadirli’de Savrun Çayı’nın kenarında, Ceyhan’da köyün deresinin kenarında oturup suya baka baka okumayı çok severdim. Çocuk aklımla dünyayı o sayfalara sığdırırdım, o çizgilerden hayatı öğrenirdim. Dergilerin her satırı bana başka bir kapı açardı. Bir kelime, bir cümle, bir çizgi, bir haber, bir hikâye…

Öyle güzel rüyalara dalardım ki okumanın insanı mutlaka daha iyi bir yere götüreceğine inanırdım.

Sonra büyüdüm.

Ve anladım ki okumak tek başına insanı iyi yapmıyor. Her okuyan şahane insan olmuyor. Her çok bilen vicdanlı olmuyor. Her kitap karıştıran, her makale okuyan, her ekranda konuşan adam da akıllı olmuyor. Hatta bazen hiç okumayanların en rahat ahkâm kestiği, okuyanın ise kendi içini kemirdiği bir dünyada yaşadığımızı fark ediyorsunuz.

Bugünlerde daha da çok görüyorum bunu.

Bir tarafta hayatında doğru dürüst emek vermeden bol keseden konuşanlar, bir tarafta yapay zekâya iki satır komut verip kendini yazar sananlar. Bazen kendi kendime soruyorum: Ben o kadar sayfayı niye okudum? O kadar yazıyı niye yazdım? O kadar geceyi niye uykusuz geçirdim? Madem bugün bir makaleyi yapay zekâya yazdırabiliyoruz, ben niye bunca yıl uğraştım?

İşte mesele tam da burada başlıyor.

Yapay zekâ yazabilir. Cümle kurabilir. Başlık atabilir. Makale çıkarabilir. Hatta bazen çoğu insandan daha düzgün metin bile yazabilir. Ama içini dökemez. Çocukken dere kenarında okuduğu derginin kokusunu hatırlayamaz. Bir köy okulunun duvar gazetesine bakıp “ben galiba bir gün yazacağım” diyemez. Dayak yemiş bir çocuğun öfkesini, 35 yaşında hayatını yeniden kurmaya çalışan bir adamın inadını, iflas etmiş ama kalemi bırakmamış bir insanın iç sızısını bilemez.

Çünkü onda iç yok.

Ruh yok.

Bizde var.

Isırganlı’dan sonra Ceyhan’ın Mustafabeyli kasabasına taşındık. Mustafabeyli bize o zamanlar neredeyse lüks gibi gelmişti. Isırganlı’da büyümüş bir çocuk için orası başka bir dünyaydı. Daha modern, daha hareketli, daha başka…

Sonra beni yatılı okula gönderdiler.

Ceyhan Pamukeli…

Hayatımın en ağır, en kirli, en unutmak istediğim günlerinden bazıları orada geçti. İki yılımı orada geçirdim. Üç yıl olmadı, çünkü dayanamadım.

Bugün hâlâ adlarını duysam içim kararır. Hâlâ bazı yüzleri, bazı sesleri, bazı davranışları unutmam. Öğretmen dediğin çocukta iz bırakır. Ama o iz bazen ışık olmaz, yara olur. Benim çocukluğumda da böyle yaralar açan insanlar oldu. Kimse kusura bakmasın; öğretmenlik kutsalsa, önce öğretmen olanın çocuk ruhuna nasıl dokunduğunu bilmesi gerekir.

İnsan öğretmene öfkelenir mi?

Ben öfkelenirim.

Öğretmen öğretmense başımın üstünde yeri var. Ama öğretmenlik adı altında çocukların ruhunu ezenlere de ömür boyu hakkımı helal etmem. Bugün hâlâ çocukluk travmalarımın bazı gölgelerini yaşıyorsam, bunda o yılların payı büyüktür.

O yatılı okulda dayak, baskı, korku derken bir gece artık dayanamadım.

12 yaşında bir çocuk…

Gece yarısı kalkıp yürümeye başladım. Ceyhan’dan Mustafabeyli’ye doğru. Yağmur vardı. Yol uzundu. Karanlıktı. Şimdi düşününce insanın içi ürperiyor. O yaşta bir çocuk nasıl çıkar da o yolu yürür? Ama insan bazen korkudan değil, çaresizlikten cesur olur.

Mustafabeyli’ye yaklaşırken, belki beş kilometre kalmıştı, bir araba durdu. Beyaz bir Renault 12. Hiç unutmam. İçindekiler beni aldı, Mustafabeyli’ye bıraktı. Bugün olsa bir çocuk gece yarısı bilmediği insanların arabasına biner mi? Binmemeli. Ama o zamanların dünyası başkaydı. Ya da biz öyle sanıyorduk.

Sonra babam bana bir şart sundu.

“Askeri liseye gideceksin.”

Askeri lise deyince bizim çocuk aklımızda bambaşka bir dünya canlanıyor tabii. Üniformalar, disiplin, büyük büyük sözler, vatan, millet, ciddiyet… Ben de “tamam baba” dedim. Ne olacak? O yatılı okuldan kötü olacak hali yok ya…

Oldu mu?

Bunu da ayrıca konuşmak gerekir.

Mustafabeyli’de kısa bir süre daha okudum. Hayatımın güzel dostluklarını orada edindim. Isırganlı’daki arkadaşlarım da özeldi, Mustafabeyli’deki arkadaşlarım da, askeri okuldaki arkadaşlarım da. İnsan çocuklukta kurduğu bazı dostlukların değerini yaş aldıkça daha iyi anlıyor. Bazı insanlar hayatınızdan çıkar ama çocukluğunuzdan çıkmaz.

Sonra askeri okul yılları başladı.

Bizim kuşağın hikâyesini bilen bilir. Astsubay okuluna gittik. Yine disiplin, yine baskı, yine dayak. Bugün anlatınca bazıları abartı sanıyor. Değil. Biz o yıllarda akla hayale gelmeyecek dayak çeşitlerini gördük. Bedene atılan dayağın izi geçiyor belki ama ruha atılan dayak kolay kolay geçmiyor.

Bir yıl sınıfta kaldım.

Bunu da açık yüreklilikle söylerim. Tembel olduğumdan değil. Belki fazla hayale daldığımdan. Belki fazla okuduğumdan. Belki aklımın okulun duvarlarından daha geniş yerlere kaçmasından. Gizli gizli Cumhuriyet gazetesi sokmalar, gizli gizli 2000’e Doğru dergisi okumalar…

O zamanlar Doğu Perinçek gözümüzde çok büyük bir isim gibi dururdu. Yıllar sonra ne kadar yanıldığımızı da gördük. Hayat böyle bir şey. İnsan gençken bazı isimleri dev sanıyor, yıllar geçince o devlerin aslında kendi gölgelerinden ibaret olduğunu anlıyor.

Bizim küçük beyinlerimiz yavaş yavaş bir fikre, bir yöne, bir arayışa doğru evriliyordu. Benimki sola doğru evrildi. Ama içimde hep bir sağ da vardı. Çünkü ev sağdı. Babam ülkücüydü. Çevrem sağdı. Hayatımın ilk dili oradan geliyordu. Sonra başka kitaplar, başka gazeteler, başka insanlar çıktı karşıma. Ben de kendi içimde bir kavga taşıdım.

Belki de hâlâ taşıyorum.

Uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetleri’nde jandarma astsubay olarak çalıştım. Mesleğe ilk başladığım günlerden itibaren içimde hep aynı cümle vardı:

“Ben bu mesleği bırakacağım.”

Niye bilmiyorum.

Belki üniformanın içinde ruhum daraldığı için. Belki çocukken duvar gazetesi yapan o çocuğun içimde hâlâ susmadığı için. Belki okudukça yazmayı, yazdıkça okumayı daha çok istediğim için.

Sonra bıraktım.

Çok basit bir kelime gibi duruyor: Bıraktım.

Ama insan hayatının önemli bir bölümünü verdiği mesleği öyle kolay bırakmaz. Bırakmak, bazen sadece bir kapıdan çıkmak değildir. Bazen geçmişinle, alışkanlıklarınla, korkularınla, sana öğretilenlerle ve senden beklenenlerle hesaplaşmaktır.

Ben 35 yaşındaydım.

Hayatımın geri kalanını özgür, kendi isteğimle, kendi talebimle, kendi arzularımla yaşamak istiyordum. (Artık kaç gün kaldıysa) Bu da benim en doğal hakkımdı. Kim ne derse desin, insanın kendi hayatını seçme hakkı vardır. Bedelini öder, düşer, kalkar, yanılır, kaybeder ama kendi seçtiği yolda yürür.

Ben de yürüdüm.

Sonra ne oldu?

İflas ettik. Dolandırıldık. Kandık. Yanıldık. İki evlat, bir baba ve bir anne kaybettim. Yapayalnız bir okyanusta saman parçası misali kaldım.. Bir sürü şey geldi başımıza. Hayat öyle romantik cümlelerdeki gibi “hayallerinin peşinden git, her şey güzel olsun” diye işlemiyor. Hayallerinin peşinden gidiyorsun, bazen cebinde beş kuruş kalmıyor. Güvendiğin insanlar sırtından vuruyor. Dost sandıkların başka hesapların insanı çıkıyor. Kurduğun dünya bir anda başına yıkılıyor.

Ama gazetecilik ateşi sönmedi.

İşte o ateş sönmeyince insan bir yolunu buluyor.

2007 yılında Hasret Gazetesi’nde bu işe profesyonel anlamda başlayalım dedik. Sağ olsun Gökhan Erkmen bana kapılarını açtı. Öyle “bir deneyelim bakalım” diye değil, gerçekten açtı. Ahmet Erkmen, Oğuzhan Erkmen ve Erkmen ailesinin benim hayatımda çok özel bir yeri vardır. Rahmetli büyüklerinin emeğini de, o ailenin bana açtığı kapıyı da hayatım boyunca unutmam.

Benim ben olmamda ciddi destekleri oldu.

Sonra Mehmet Çetil sağ olsun bana çok şey öğretti. Gazeteciliğin sadece haber yazmak olmadığını, tasarımın da gizli sırlar içerdiğini gösterdi. Beni olduğum gibi kabul ettiler. Eksiklerimle, fazlalarımla, öfkemle, inadıma, yazma merakımla…

Uzun zaman çalıştık. Antalya oldu, Kıbrıs maceraları oldu. Sonra filmin bir yerinde Sabır Gazetesi ile dijital dünyaya tam anlamıyla adım attık. Şimdi de yine Ahmet Erkmen’in çatısı altında, Hasret Gazetesi’nde yazmaya, çizmeye, haberin peşinden gitmeye devam ediyoruz.

Geçenlerde oturdum, bir hesap yaptım.

Ne kadar yazmış olabilirim diye.

Benim hesabıma göre 1200-1300 civarında makale yazmışım. Üç tane bitmiş kitap, iki tane yayınlanmamış kitap, bir tane de yarım kitap var kenarda. Yayınlar mıyım, yayınlamaz mıyım bilmiyorum. Belki yayınlarım, belki dosyalarda kalır. Belki bir gün biri açar okur. Belki de hiç kimse görmez.

Ama yazılmış olması bile bana yetiyor bazen.

Çünkü bazı metinler yayımlanmak için değil, insanın içinden çıkmak için yazılır.

Bugün de biraz öyle bir yazı yazıyorum. Size kendimden bahsetmek, yazma üzerine konuşmak, biraz hasbihal etmek istedim. İstesem yapay zekâya şöyle derdim:

“Ey yapay zekâ, bana bugün bir gazetecinin çalışma koşullarını anlatan duygusal bir makale yaz.”

Yazardı.

Hatta belki düzgün de yazardı.

Ama ben bunu yapmadım. Yapmam da. Çünkü köşe yazarlığı başka bir şeydir. Haber metni başka, köşe yazısı başka. Köşe yazısı, insanın içinden gelenle kaleminin ucunda birikenin çarpışmasıdır. Bazen aklınızla yazarsınız, bazen öfkenizle, bazen sevginizle, bazen utancınızla, bazen pişmanlığınızla.

Bazen de sadece kendinize yazarsınız.

Ben bugün kendime yazıyorum.

Hasret Gazetesi’nin internet tarafında çalışıyorum. Pırıl pırıl gençlerle mesai arkadaşlığı yapıyorum. Hepsinin hayalleri var, idealleri var. Hepsi mesleğine tutkuyla bağlı. Hepsi bu işin eğitimini almış, bu işin geleceğine dair bir şeyler düşünüyor.

Elbette arada gerildiğimiz oluyor. Olur. Gazetecilik dediğin iş zaten gerginliksiz yapılmaz. Haber odası bazen okul gibidir, bazen savaş alanı gibi. Bazen bir başlık için tartışırsınız, bazen bir kelime için, bazen bir fotoğraf için. Ama o genç insanların gazeteciliğe bakışı bana umut veriyor.

Çünkü gazeteciliğin bugününde pek hayır kalmadı.

Bunu açık söylemek lazım.

Mesleğin itibarı çok yıprandı. Kim yıprattı? Biraz sistem, biraz sermaye, biraz siyaset, biraz da gazeteci olduğunu zanneden ama gazeteciliğin ruhundan haberi olmayan insanlar. Haberle reklamı, gazetecilikle tetikçiliği, eleştiriyle hakareti, kamu yararıyla kişisel hesabı birbirine karıştıranlar yüzünden bu meslek çok yara aldı.

Ama yine de umutsuz değilim.

Çünkü o gençlerde başka bir şey görüyorum. Daha temiz, daha meraklı, daha öğrenmeye açık bir bakış görüyorum. Belki de gazeteciliğin yarınlarını onlar kurtaracak. Belki bizim eksik bıraktığımız yerden onlar devam edecek. Belki bizim yaptığımız hataları onlar yapmayacak.

Bu yüzden her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Hasret Gazetesi’ne, Erkmen ailesine, yazı yolculuğumda emeği geçen herkese, editörüm Tolga Bleda Öz'e, mesai arkadaşlarım olan genç gazetecilere, Adını burada sayamadığım ama bir cümlemde, bir haberimde, bir kararımda izi olan herkese teşekkür ediyorum. Özellikle aileme teşekkür ediyorum. Çünkü insan ne kadar yalnız yürüdüğünü sansa da bazı yolculuklarda görünmeyen omuzlar vardır. Sizi taşıyan, düşseniz de arkanızda duran, bazen susarak destek olan insanlar vardır.

Osmaniye’ye de borcum var.

Bunu her zaman söyledim.

Osmaniye halkına çok şey borçluyum. Osmaniye’yi sevmemi, bu şehre başka bir gözle bakmamı sağlayan insanlardan biri de usta gazeteci Hüseyin Ünaldı’ydı. Tanıdığım en iyi insanlardan biriydi. Onun bir sözü benim mesleki şiarım gibi oldu.

Bir röportajda kendisine sormuştum:

“Osmaniye halkından beklediğinizi bulabildiniz mi?”

Bana şöyle cevap vermişti:

“Osmaniye halkımdan beklediğimin çok fazlasını buldum. Ne yapacaktı Osmaniye halkı? Bana hanlar, apartmanlar, evler, arabalar mı verecekti? Sevgisini verecekti. Sevgisini de doldurdu doldurdu verdi.”

Bu sözü hiç unutmadım.

Sanırım mezara gidene kadar da unutmayacağım.

Çünkü gazetecilik, özellikle de yerel gazetecilik dediğin şey biraz da budur. Halktan han, apartman, araba beklemek değildir. Halkın derdini, sevgisini, kızgınlığını, umudunu, duasını, bazen sitemini alıp taşımaktır. Şehrin nabzını tutmaktır. İnsanların yüzüne bakabilmektir. Bir haberi yazdıktan sonra sokakta yürüyebilmektir.

Ben her zaman doğru yaptım mı?

Hayır.

Geçmişte çok hata yaptım. Aşırı hatalar yaptım. Bunu saklayacak değilim. İnsan hata yapar. Gazeteci de yapar. Yazar da yapar. Benim de yanlış baktığım, yanlış anladığım, yanlış davrandığım zamanlar oldu. Ama bugün bir şey yapmaya çalışıyorum: O hataları telafi etmeye çalışıyorum.

Üniversite öğrencileriyle çalışıyorum. Gençlere destek olmaya çalışıyorum. Birçok kardeşimizin yoluna küçük de olsa bir ışık tutmaya çalışıyorum. Birçok insanın hayatında iyi bir iz bıraktığıma inanıyorum. Bunu söylemek kibir değil. İnsan yaş aldıkça sadece ne kazandığını değil, kime ne kattığını da düşünmeye başlıyor.

Benim son sözüm şudur:

Ben önce insanım, sonra gazeteciyim.

Bu cümleyi süslü olsun diye söylemiyorum. Gerçekten böyle düşünüyorum. Bazen önümde haber duruyor. Biliyorum, yazsam çok okunacak. Yeni tabirle çok tıklama alacak. Belki gündem olacak. Belki siteye ciddi trafik getirecek. Ama yazmıyorum.

Niye?

Çünkü önce insanım.

Bir insanın acısı üzerinden, bir ailenin yıkımı üzerinden, bir çocuğun gözyaşı üzerinden, bir mahallenin mahremiyeti üzerinden kendime gazetecilik zaferi çıkaramam. Haber yazmak, her gördüğünü hoyratça ortaya saçmak değildir. Gazetecilik bazen yazmaktır, bazen beklemektir, bazen sormaktır, bazen de insan kalabilmek için susmaktır.

Adaletli olmaya çalışıyorum.

Kolay mı? Değil. Çünkü herkes kendi adaletini istiyor. Herkes kendi tarafının haberini seviyor. Herkes kendi karşıtının yerden yere vurulmasını bekliyor. Ama gazeteci dediğin, önce kendine karşı dürüst olacak. Sonra kalemine. Sonra okuruna.

Bugünkü yazı biraz veda yazısı gibi oldu, farkındayım.

Ama hayır, veda etmeye niyetim yok.

Tabii bu benim bileceğim bir iş de değil. Hayatın ne zaman ne yapacağı belli olmaz. İnsan sabah kalkar, bir yazı yazar, akşam ne olacağını bilemez. Ama bir gün gerçekten veda edip gidersem, bu yazı en azından bir hatıra olarak kalsın istedim.

Bir köy okulunda duvar gazetesi yapan çocuktan, dijital haber odasında gençlerle çalışan bir gazeteciye uzanan hikâyenin kısa olmayan özeti bu.

Isırganlı’dan Mustafabeyli’ye, Ceyhan’dan Kadirli’ye, askeri okuldan jandarmaya, üniformadan gazeteye, iflastan yeniden başlamaya, basılı gazeteden dijital dünyaya, kırgınlıklardan şükre uzanan bir yol…

Bugün dönüp baktığımda şunu görüyorum:

Çok düştüm.

Çok yanıldım.

Çok kızdım.

Çok kaybettim.

Ama yazmaktan vazgeçmedim.

Belki de insanın dünyaya bıraktığı asıl iz, vazgeçmediği şeydir. Benimki de yazmak oldu. Çocukken dere kenarında okuduğum o dergilerden bugüne kadar değişmeyen tek şey bu galiba: Kelimelerle bir derdim var benim.

Ve sanırım son nefesime kadar da olacak.

O yüzden bu yazıdan sonra ölürsem, ne yalan söyleyeyim, içim biraz rahat olur. Çünkü dünyaya olan borcumu tamamen değil belki ama kısmen ödediğimi hissediyorum.

En azından denedim.

İnsan kalmaya çalıştım.

Yazmaya çalıştım.

Haksızlık karşısında susmamaya, ama acı karşısında da vicdansız olmamaya çalıştım.

Ve bütün bunların sonunda elimde kalan en temiz cümle şu oldu:

Ben önce insanım, sonra gazeteciyim.

Üzgünüm ! yazı biraz uzun oldu ama biraz da hafta sonunun geniş zamanına güvendim..

Hadi kalın sağlıcakla..

(self.SWG_BASIC = self.SWG_BASIC || []).push( basicSubscriptions => { basicSubscriptions.init({ type: "NewsArticle", isPartOfType: ["Product"], isPartOfProductId: "CAow9Y_gCw:openaccess", clientOptions: { theme: "light", lang: "tr" }, }); });