Yine günlerden özür günü. Hani bazen bir konuda kendinden öyle emin olursun ki, “Ben biliyorum kardeşim!” dersin ya… İşte öyle bir dönemimdeydim. “Bu yapay zekâ çağında hâlâ kim gider dil kursuna?” diye bir yazı döşenmişim zamanında. Eh, teknolojinin hızına yetişemiyoruz, herkesin cebinde anında çeviri yapan bir uygulama, başında da ChatGPT’si var. Ben de “kurs devri bitti” diye düşünmüşüm belli ki.
Bugün o yazımı okumuş bir dil kursu sahibiyle tanıştım. Düşündüm, kesin bana çatacak, “Siz gazeteciler hep abartıyorsunuz!” diyecek. Ama yok, güldü, “Aynen katılıyorum, yapay zekâ devrinde dil kursu nedir ki?” dedi. Benimle hemfikir olmasına sevinemedim bile, çünkü devamında öyle bir laf etti ki, beynim kısa devre yaptı:
“Evet, birey tek başına yapay zekâ yardımıyla dil öğrenebilir. Ama düşün, insanlar neden spor salonuna gider? Oysa evde de spor yapabilir!”
O an, kafamın içindeki “haklısın valla” sireni çalmaya başladı. Gerçekten de öyle! Hepimiz evde şınav çekebiliriz, ama çekmiyoruz. Günde 2 kelime ezberlesek yılda 730 kelime eder; ama etmiyoruz. Çünkü insan, mecburiyet olmadan öğrenmeye pek yanaşmıyor.
Benim de fena sayılmaz bir İngilizcem var, orta karar diyelim. Bir de az çok Kürtçe biliyorum, ama o da aynı şekilde: konuşarak, insanla, diyalogla oldu. Demek ki mesele kelime değil, atmosfermiş. “Ekip olmadan olmuyor” cümlesi hayatın her alanına cuk oturuyor.
Yapay zekâ, dünyanın tüm dillerini bir tuşa sığdırmış olabilir, ama o tuşun yerini bulmak için hâlâ bir insana ihtiyaç var. Bir hoca, bir sınıf, bir “bugün derse gelmeyen Ayşe” bile motivasyon kaynağı olabiliyor. O yüzden o kurs sahibi arkadaşın sözünü unutmuyorum: “Evde de spor yapılır ama kim yapıyor?”
Ve ben, bugünü “dil kurslarından özür günü” ilan ediyorum.
Çünkü öğrendim ki bazı şeyler, yapay zekâdan değil, insandan geçiyor.
Hele de bu günlerde... Şimdi bir dil bir insan diyelim ve başlayalım öğrenmeye.
Öyle ya her Pazartesi hayata yeni bir başlangıçtır...
Fıstık gibi bir hafta dilerim. Kavrulmuş olsa da...