Yarın doğum günüm ama...

Yarın benim doğum günüm.

Takvim öyle söylüyor.

27 Temmuz…

İnsanların pasta kestiği, mum üflediği, “İyi ki doğdun” dediği günlerden biri. Ama benim için hiçbir zaman öyle olmadı.

Hatırladığım ilk doğum günümde altı ya da yedi yaşındaydım. Halalarım, amcam ve annem benim için pasta hazırlamışlardı. Çocuğum… Aklım pastada, hediyede, doğum gününde…

Sonra Sultan halamın bağırtısı duyuldu.

Herkes irkildi.

Dedem, henüz 54 yaşındayken hayata gözlerini yummuştu.

Bir tarafta doğum günü için hazırlanan pasta, diğer tarafta ölüm haberi…

Pasta bana bakıyordu, ben pastaya.

Evde herkes dedemin ölümüne ağlarken benim aklım hâlâ doğum günümdeydi. Çünkü çocuktum. Ölümün ne demek olduğunu tam olarak anlayacak kadar büyük değildim. Ama o pastanın benim için hazırlandığını bilecek kadar büyüktüm.

Bu vicdansızlık değildi.

Çocukluktu.

Yıllar geçti. Ben büyüdüm ama 27 Temmuz büyümedi. O tarih, zihnimde hep aynı yerde kaldı: Pasta ile ölümün yan yana durduğu o masada…

Sonra evlendim.

Evliliğimizin ilk yılıydı. Doğu Anadolu’da görev yapan gencecik bir astsubaydım. Ölüm, oralarda uzakta konuşulan bir ihtimal değildi. Her gün çevremizde dolaşıyor, bazen bir karakolun kapısından, bazen bir evin ocağından içeri giriyordu.

Karım, “Doğum gününü kutlayalım” dedi.

Pasta yaptı.

Televizyonu açtık.

Haberlerde, askerî okuldan sınıf arkadaşım Jandarma Astsubay Sezgin Akdeniz’in Hakkâri’de şehit düştüğünü öğrendim.

Tarih yine 27 Temmuz’du.

Televizyon açık kaldı.

Biz sustuk.

Pasta yine masanın üzerinde duruyordu.

O bana bakıyordu, ben ona…

Karım o gün bir daha doğum günümü kutlamak için ısrar etmedi. Bazı şeylerin açıklaması olmaz. İnsan, karşısındakinin susuşundan anlar.

Biz de kutlamadık.

Ta ki 2006 yılına kadar…

Artık astsubay değildim. Hayat değişmiş, devir değişmişti. Haberleri televizyondan beklemek yerine internetten okumaya başlamıştık.

O gün, Osmaniyeli hemşehrimiz Jandarma Binbaşı Adil Karagöz’ün şehadet haberini gördüm.

Astsubaylık yıllarımda karşılaştığım değerli bir isimdi.

Tarih yine 27 Temmuz’du.

Haberin eve girdiği araç değişmişti. Önce televizyondu, sonra internet olmuştu.

Ama tarih değişmemişti.

27 Temmuz yakamı bırakmıyordu.

“Asla” dedim.

“Bir daha asla doğum günü kutlamayacağım.”

Sonra bir gün arkadaşlarım sürpriz yaptı. Doğum günü hazırlamışlardı. Güldük, eğlendik, oynadık. Gece oldu. Herhangi bir kötü haber gelmedi.

İçimden, “Kehanet kırıldı galiba” dedim.

Yanılmışım.

Akşam haberlerinde, astsubay okulundan devre arkadaşım, yakın dostum Jandarma Binbaşı Arslan Kulaksız’ın Muş’un Malazgirt ilçesinde şehit edildiğini öğrendim.

Tarih 27 Temmuz 2015’ti.

İşte o gece 27 Temmuz, benim için bir doğum günü olmaktan tamamen çıktı.

Bana bunun tesadüf olduğunu söyleyebilirsiniz.

Haklısınız.

Aklım da tesadüf olduğunu biliyor. Fakat insan bazı tarihleri aklıyla değil, yaralarıyla hatırlar. Aynı yara aynı gün yeniden açılıyorsa takvime başka türlü bakmaya başlarsınız.

O günden sonra kendi isteğimle doğum günü kutlamadım.

Kutlamayacağım da…

Yanlış anlaşılmasın. Arayanlara, güzel dileklerde bulunanlara, beni hatırlayanlara kızmıyorum. Tam tersine, hepsine teşekkür ediyorum.

Hem insanlar neden yaşlandıklarını kutlar, onu da hiçbir zaman anlayamadım.

Doğum günü, ömrümüze bir yılın daha eklendiği gün mü gerçekten? Yoksa yaşayacağımız yıllardan birinin daha eksildiği gün mü?

Bana sorarsanız insan doğum gününde pasta kesmekten önce hesap vermeli kendisine:

Geçen yıl ne yaptım?

Kime haksızlık ettim?

Nerede korktum?

Arkamda nasıl bir iz bıraktım?

Yaş almak kutlanacak bir başarı değil. Fakat yaşadığın yılların hakkını vermek, belki de insanın elde edebileceği en büyük başarıdır.

Yarın yine 27 Temmuz…

Ben pasta kesmeyeceğim.

Mum üflemeyeceğim.

Sadece hatırlayacağım.

Çünkü benim doğum günümde mumları, yıllardır hep ölüm üfledi.

(self.SWG_BASIC = self.SWG_BASIC || []).push( basicSubscriptions => { basicSubscriptions.init({ type: "NewsArticle", isPartOfType: ["Product"], isPartOfProductId: "CAow9Y_gCw:openaccess", clientOptions: { theme: "light", lang: "tr" }, }); });