Kim ne derse desin, ben Z kuşağıyla aynı masaya oturduğumda hiçbir yabancılık hissetmiyorum. 55 yaşındayım diye o masada “abi” pozuna mecbur değilim. Şüphesiz tecrübem var, şüphesiz hayatımın defterleri dolu… ama onlar da hızlı, sezgisel, filtresiz, cesur. Onların yanına yaşımı koyup oturmuyorum; zihnimi koyup oturuyorum. O yüzden anlaşıyoruz.
Mesele, yaş değil: konuşma dili.
Biz, Türkiye’nin en kırılgan geçiş kuşağıyla büyüdük. Darbe gölgelerinde, ekonomik travmalarla, siyaset terörünün ortasında… Biz “aman bir şey olmasın” diye büyütüldük. Onlar “bir şey olunca zaten ayakta dururuz” diye büyüdüler. Farkın özü burada: biz ezberledik, onlar hack’lediler.
Müzik mi?
Evet, aynı şarkıları dinliyoruz.
Ama mesele şarkı değil: frekans.
Bir bas ritminde aynı titreşimi yakalıyoruz. Ben 90’larda rock’tan gaz alıyordum, şimdi onlar alternatif elektronikle, synth popla aynı dürtüyü tetikliyor. Çünkü “yeni”ye karşı aynı refleksimiz var: merak.
Z kuşağına “kopuk”, “nankör”, “züppelik yapan” diyenler var ya, onlara içimden hep şunu diyorum: Siz onları hem yanlış tanıyorsunuz hem de korkuyorsunuz.
Z kuşağı toplumun turnusol kağıdı…
Yalansız bir dünyayı yüzümüze çarpıyorlar.
Bir gün 21 yaşındaki bir genç bana dedi ki:
“Abi insanlar 5 dakikada samimi, 3 dakikada sahte olabiliyor. Ben hızlı anlıyorum çünkü hızlı yaşamak zorundayım.”
İşte bütün mesele belki de bu zaman baskısı.
Ben de onlara şunu dedim:
“Hızdan korkma, yönünü kaybetme.”
Z kuşağıyla dostluğum var… samimi.
Samimiyeti onlar icat etmedi ama onlar yüzünden biz tekrar hatırladık.
Onlar benim için “geleceğin çocukları” değil…
Onlar benim için “şimdi’nin gerçek sahipleri”.
Bizim kuşağın en büyük sınavı şuydu:
Fırsat verilince “genç”ler de bizi anlıyor.
Biz 55’ler de hâlâ değişebiliyoruz.
Ve değişmek zaten insanın en politik manifestosudur.
Benim Z Kuşağı’ndan öğrendiğim en büyük ders bu oldu:
Günün sonunda yaş değil — ritim belirliyor dostluğu.
Biz aynı ritimdeyiz.
Ve ben bundan gurur duyuyorum.