Burada hepimiz elimizdeki o küçük cam ekranlara hapsolmuş durumdayız. Ancak o ekranların ardında olup bitenler sadece bir teknoloji meselesi değil, doğrudan ruhumuzun en karanlık köşeleriyle ilgili. Gelin bugün, her gün birilerinin "yok edildiği" o dijital meydanlara, yani modern engizisyon mahkemelerimize biraz daha yakından bakalım.
İnsan doğası gereği içinde büyük bir saldırganlık potansiyeli barındırıyor. Normal hayatta bu dürtüleri toplumsal kurallar yani süperegomuz sayesinde dizginliyoruz. Ancak sosyal medyanın sunduğu o sahte anonimlik zırhı, içimizdeki o vahşi çocuğu yani İd'i serbest bırakıyor. Gerçek hayatta yüzüne karşı tek kelime edemeyeceğimiz insanlara klavye başında en ağır saldırıları gerçekleştirmemizin sebebi, toplumsal vicdan baskısının o dijital ortamda zayıflamasıdır.
Aslında linç kültürünün temelinde çok ilginç bir savunma mekanizması yatıyor. Biz buna "yansıtma" diyoruz. Kendi içimizde kabul edemediğimiz eksiklikleri, bastırdığımız kötü düşünceleri veya utanç duyduğumuz yönleri bir başkasına yükleyip ondan nefret etmeye başlıyoruz. Birini linç etmek, aslında kendi günahlarımızdan arınma çabasına dönüşüyor. Seçilen kurban bir günah keçisi oluyor ve biz ona taş atarken "Ben ondan daha ahlaklıyım" yanılsamasıyla geçici bir rahatlama yaşıyoruz.
Tek başınayken son derece mantıklı ve vicdanlı olan birey, bir grubun parçası olduğunda bambaşka birine dönüşebiliyor. Sosyal medya grupları bireysel kimliği eritip yerini bir kitle ruhuna bırakıyor. "Herkes taş atıyorsa ben de atabilirim" düşüncesi, kişisel sorumluluk duygusunu tamamen yok ediyor. Bu durum kolektif bir histeriye dönüşüyor ve yıkıcı bir güç halini alıyor.
İnsanlık teknik açıdan dev adımlar atsa da ruhsal aygıtımız hala binlerce yıl önceki ilkel dürtülerle çalışıyor. Bu dijital şiddet dalgası, içsel çatışmalarımızı çözmek yerine dışarıya kusma yöntemimizden başka bir şey değil. Ancak unutmamalıyız ki bu yöntem kalıcı bir huzur getirmez, sadece yeni kurbanlar ve daha büyük bir ruhsal boşluk yaratır.