Takvimler baharın eşiğine dayandığında, toprağın uykusundan uyanışıyla birlikte insan ruhunda da derin bir kıpırtı başlar. İşte bu kıpırtının en kadim sembollerinden biridir Nevruz… Yalnızca bir mevsim değişimi değil, aynı zamanda tarih boyunca farklı coğrafyalarda farklı anlamlarla yoğrulmuş bir kültürel mirastır.
Nevruz, kelime anlamıyla “yeni gün” demektir. Bu yönüyle bakıldığında, doğanın yeniden dirilişine eşlik eden bir umut bayramıdır. Kışın karanlığına karşı baharın aydınlığı, donmuş toprağa karşı filizlenen hayat, umutsuzluğa karşı yeniden doğuş… İnsanlık, varoluşundan bu yana bu döngüyü anlamlandırma ihtiyacı duymuş ve Nevruz’u da bu ihtiyacın sembolü haline getirmiştir.
Türk kültüründe Nevruz’un ayrı bir yeri vardır. Ergenekon’dan çıkışın simgesi olarak kabul edilen bu gün, bir milletin yeniden var oluşunun, küllerinden doğuşunun ifadesidir. Demirin eritildiği, zincirlerin kırıldığı, ufukların yeniden açıldığı bir destanın hatırasıdır Nevruz. Bu yönüyle yalnızca doğanın değil, bir milletin de diriliş günüdür.
Ancak tarih boyunca anlamlar yalnızca korunmaz; zaman zaman dönüştürülür, bazen de araçsallaştırılır. Nevruz da bu kaderden azade kalamamıştır. Birleştirici bir kültür değeri olması gereken bu gün, kimi zaman ayrıştırıcı söylemlerin gölgesinde kalmıştır. Oysa bayramlar; ayrılıkların değil, ortak paydaların büyüdüğü günlerdir.
Nevruz’un bazı kesimlerce suistimal edilmesi, onun özündeki birleştirici ruhla çelişmektedir. Kültürel bir mirasın ideolojik bir zemine çekilmesi, sadece o değerin içini boşaltmakla kalmaz; aynı zamanda toplumsal hafızaya da zarar verir. Çünkü Nevruz’un özü, çatışma değil uzlaşma; ayrışma değil kaynaşmadır.
Burada asıl mesele, bir günün nasıl kutlandığından çok, hangi anlamla yaşatıldığıdır. Eğer Nevruz, bir milletin ortak sevinci olarak görülürse; o gün gerçekten bayram olur. Fakat dar ideolojik kalıplara sıkıştırılırsa, anlamını yitirir ve toplumsal fayda üretmekten uzaklaşır.
Bugün bize düşen görev, Nevruz’u tarihsel derinliği ve kültürel zenginliğiyle yeniden anlamlandırmaktır. Onu bir çatışma unsuru değil, bir buluşma vesilesi olarak görmek; farklılıklarımızı değil ortak köklerimizi hatırlatan bir değer olarak yaşatmaktır.
Çünkü Nevruz, yalnızca baharın gelişi değildir. Aynı zamanda kalplerin de yeniden ısınmasıdır. Ve belki de en çok buna ihtiyacımız vardır: Soğuyan gönüllerin, yeniden yeşeren umutlarla buluşmasına…
Unutmamak gerekir ki; bayramlar, onları nasıl yaşarsak odur. Nevruz’u bir ayrışma günü yaparsak, o ayrıştırır. Ama onu bir birlik günü olarak yaşatırsak, işte o zaman gerçekten “yeni gün” olur.
Ve belki de en doğru soru şudur:
Biz Nevruz’u nasıl görmek istiyoruz; bir başlangıç olarak mı, yoksa bir kırılma noktası olarak mı?