“Türk diline kimsene bakmaz-ıdı
Türklere hergiz gönül akmaz-ıdı
Türk dahı bilmez-idi ol dilleri
İnce yolı ol ulu menzilleri” -Âşık Paşa
Prof. Dr. Mehmet Kaplan “Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir. Bundan dolayı ona büyük ehemmiyet vermek gerekir.
Aynı dili konuşan insanlar “millet” denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan kurtararak, aralarında “duygu ve düşünce birliği” olan bir cemiyet, yani “millet” haline getirir.” der. (1)
Prof. Dr. Muharrem Ergin ise dili “Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendi kanunları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; seslerden örülmüş muazzam bir yapı; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar ve sözleşmeler sistemidir” diye tarif ederken Türkçe için ise “Türkçe, Türk milletinin konuştuğu dildir” der. (2)
Türk Dil Kurumu’nun hazırlamış olduğu Türkçe Sözlük’te ise “Türkçe”, “1. Türklerin konuştuğu ve yazdığı dillerin genel adı; Türki. 2. Türkiye Türkçesi” şeklinde tanımlanmıştır.
Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları’nda “Şu fâni dünya saadetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar “güzel hizmet” değildir” diyor. Peki, Türk dilini ne kadar biliyoruz ya da Türk dilinin özelliklerine ne kadar vâkıfız? Bu sorularının cevaplarını da millet olarak kendimize dert edinmeliyiz.
Sade Türkçenin Anadolu’daki ilk büyük temsilcisi Yunus Emre’dir. Vefatı 1320’dir. Yahya Kemal’in deyişiyle “ağzımda annemin ak sütü gibi” olan Türkçeyi görmek isteyenler 700 yıl önce Yunus Emre’nin şiirlerine bakabilirler.
Gülşehri ve Âşık Paşa ise Türkçenin bu dönemde Kırşehir’den yükselen sesleri ve fedaileri olarak karşımıza çıkar. Âşık Paşa’nın Garip-nâme’si 10592 beyit olup yazılış
tarihi ise 1330’dur. Âşık Paşa, bu kitabı yazma sebeplerini ise şu beyitlerle açıklıyor: “Bu Garib-nâme anın geldi dile / Kim bu dil ehli dahı ma’ni bile”
“Tâ ki mahrûm kalmaya Türkler dakı / Türk dilinde anlayalar ol Hak’ı
(İşte bu Garib-nâme onun için yazıldı ve bu dili konuşanların ince sırlara kavuşmaları sağlandı. Türkler bu bilgilerden mahrum kalmasınlar ve Türk dilinde Hakk’ı anlayıp bilsinler)
Âşık Paşa, döneminde Türkçenin ihmal edilmiş olmasını ise şu ibretlik beyitlerle eleştiriyor:
“Türk diline kimsene bakmaz-ıdı / Türklere hergiz gönül akmaz-ıdı
Türk dahı bilmez-idi ol dilleri / İnce yolı ol ulu menzilleri”(3)
(Türk diline ise kimse bakıp onu araştırmaz ve Türklere asla gönül vermezdi. Türkler de o dilleri, onların inceliklerini ve büyük konaklarını bilmezdi)
Selçuklular döneminde resmî ve edebiyat dili Farsça, eğitim / bilim dili Arapça, halkın dili ise Türkçeydi. Halkın konuştuğu Türkçe ise ancak 13. yüzyılda Anadolu Selçuklularının son dönemlerinde edebî dil hâline geldi. Beylikler döneminde, ilk beyler Arapça ve Farsça bilmezlerdi ancak etrafında topladıkları şair, yazar ve bilim adamlarının Türkçe yazmalarını, ilmî ve dinî eserleri Türkçeye çevirmelerini isterlerdi. Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277’deki fermanı Beylikler döneminde Türkçeye yönelmenin mihenk taşıdır.
Karamanoğlu Mehmet Bey’in bu fermanı 13 Mayıs 1277’de yayımladığı söylense de böyle bir ferman bugüne kadar elimize geçmemiştir. Bu konuyla ilgili kaynak 13. yüzyılda yaşamış İranlı devlet adamı ve tarihçi İbn Bibi tarafından yazılan Farsça bir Selçuklu tarihi olan “El-Evâmirü’l-Alâ’iyye fi’l-Umûri’l-Alâ’iyye” adlı eserdir. Bahse konu eser II. Murat döneminde “Tevarih-i Âl-i Selçuk” adıyla Türkçeye çevrilmiştir.
İbn Bibi fermanla ilgili şunları söyler: “Her tarafa makam sahibi kimseleri ve taraftarlarını çağırmak için fermanlar çıkardırlar. “Ertesi gün Cimri’yi büyük bir ihtişam ve debdebe içinde çok sayıda komutan (serheng), sayısız çevgan oyuncusu (çevgandar), süslü candarlar, silahdar ve camedarla birlikte ata bindirip, şehrin etrafında gezmeye çıktılar. Dönünce divan kurdular. Bugünden sonra hiç kimse Divan’da, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşmayacak.” diye karar aldılar. Birkaç gün işleri yolunda gitti. Vezirlik Karamanoğlu Mehmed Beğ’e verildi.” (4)
Türkçenin fedaisi Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277’de yayımladığı ferman ile Türkçe resmî dil olarak ilan edilmiştir. Bundan 749 yıl önce bugün “Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler.” diyerek halkta Türkçeye sahip çıkma bilincini uyandıran Karamanoğlu Mehmet Bey’in bu fermanına gelin hep birlikte sahip çıkalım. Başta iş yeri tabelaları olmak üzere cadde ve sokaklar ile çocuklarımızın adına varıncaya kadar “ağzımda annemin ak sütü gibi” olan Türkçe isimler vererek yabancı isim hayranlığına artık bir son verelim.
Unutmayalım ki: “Türklüğün vicdânı bir, / Dini bir, vatanı bir; / Fakat hepsi ayrılır / Olmazsa lisânı bir.” Ziya Gökalp
Bu vesileyle 13 Mayıs Türk Dil Bayramı’nın 749. yıl dönümünü en içten dileklerimle kutluyorum. 2027 yılının ise Cumhurbaşkanlığı ve UNESCO tarafından “Türk Dili Yılı” ilan edilerek Türk Dil Bayramı’nın 750. yıl dönümünde 81 ilimizde düzenlenecek çeşitli etkinliklerle coşkuyla kutlanmasını ve Uluslararası Türk Dili Kurultayı’nın toplanmasını temenni ediyorum. Karamanoğlu Mehmet Bey’i de saygı, minnet ve şükranla anıyorum.
İnanıyorum ki Karamanoğlu Mehmet Bey’in torunları da dedelerinin yolundan giderek Türkçeyi yiğitçe Türk’çe koruyacaktır.
- (1) Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul – Nisan 2004, s. 39.
- (2) Prof. Dr. Muharrem Ergin, Üniversiteler İçin Türk Dili, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1986, s. 7; 12.
- (3) Âşık Paşa, Garib-nâme I-II, haz. Kemal Yavuz, TDK Yayınları, Cilt II, Ankara 2024, s. 955.
- (4) İbn Bibi, El-Evâmirü’l-Alâ’iyye fi’l-Umûri’l-Alâ’iyye SELÇUKNÂME, haz. Mürsel Öztürk, TTK Yayınları, Ankara 2023, s. 636.