Dış görünüşünü beğendiğimiz, hayatına daha doğrusu bize sunulduğu kadarına hayranlık duyduğumuz o insanların aldıkları ve yaptıklarıyla neden bu kadar ilgiliyiz? Bugün sosyal medyanın merkezinde duran bu soru, sadece bir alışveriş meselesi değil, toplumsal bir davranış biçimine dönüştü.
Sosyal medyada gündelik hayatından içerikler yükleyenlerin sayısı arttıkça, bu durumun tüketim çılgınlığını nasıl körüklediğini hepimiz görüyoruz. Hali hazırda; o takip edip beğendiğimiz kişi aldı diye aldığımız ürünler, gitti diye gittiğimiz yerler, izledi diye izlediklerimiz ve yedi diye yediklerimiz artık kendi tercihlerimizin önüne geçmiş durumda.
Burada asıl mesele şu: Birinin sürdüğü ruju ya da gittiği tatili kopyalamak, sadece bir satın alma işlemi midir? Yoksa farkında olmadan o kişinin sosyal yaşamdaki rolünü de mi üstlenmeye çalışıyoruz?

Görünmez Bir Taklit Döngüsü

İnsan doğası gereği beğendiği kişiye benzemek ister. Eskiden bu durum sadece moda dergilerindeki ulaşılamaz modellerle sınırlıydı. Şimdi ise telefonumuzun içinde; bizim gibi kahvaltı yapan, bizim gibi dertlenen ama bizden daha pırıltılı görünen figürler var. Onların gündelik hayatının içine sızdıkça, tercihlerimiz de onlara endeksleniyor. "O yaptıysa doğrudur, o gittiyse güzeldir" algısı, bireysel kararlarımızı sessizce felç ediyor.

Sessizliğin Maliyeti

Tam da bu noktada, o büyük kitleleri peşinden sürükleyen "etki sahiplerine" dönüp bakmak gerekiyor. Bir ruju sattırma veya bir mekanı doldurma gücüne sahip olan bu insanlar, neden sosyal yaşamdaki bu devasa güçlerini sadece tüketimi pompalamak için kullanıyorlar?
Sıklıkla karşılaştığımız bir savunma var: "Ben sadece kıyafetimi paylaşıyorum, fikir belirtmek ya da bir sorumluluk almak zorunda değilim." Bu savunma ilk bakışta özgürlükçü görünebilir; ancak milyonlarca insanın yaşam biçimini, harcama alışkanlıklarını ve hatta özgüvenini etkileyen biri için "etkisiz eleman" kalmak bir seçenek değildir. Eğer bir kitleye bir ürünü aldırma gücünüz varsa, onlara bir davranış biçimini kazandırma gücünüz de vardır.

Davranışsal Bir Devrim Mümkün mü?

İnsanlar sadece o ruju aldıkları için o kişi olmuyorlar; o kişinin sosyal yaşamdaki duruşunu da satın almak istiyorlar. Peki, bu etkiye sahip isimler güçlerini sosyal anlamda bir farkındalık yaratmak için kullansa ne olurdu? Yeni açılan bir restoranda yemek yemeyi “moda” haline getirebildikleri gibi, bir toplumsal nezaket kuralını ya da bir dayanışma biçimini de davranışsal bir akıma dönüştüremezler mi?
Bu noktada göz ardı edilmemesi gereken bir başka eğilim daha var. Toplumsal faydaya dokunan içeriklerin ruhsal iyi oluş, beden algısı, gündelik dayanışma pratikleri gibi çoğunlukla kadın içerik üreticileri tarafından daha görünür ve doğrudan paylaşıldığına tanık oluyoruz. Bu, bir üstünlük iddiasından çok; dijital kamusal alanda risk almanın ve sorumluluk üstlenmenin kimler tarafından daha fazla göze alındığına dair sessiz bir veri sunuyor.
Sonuçta bizi sadece ne giyeceğimize karar veren birer tüketici olarak mı görecekler, yoksa toplumun gelişimine katkı sağlayan birer birey olmamıza mı aracı olacaklar? Gerçek etki; arkanızdan sürüklediğiniz kitlenin yaşam kalitesine ve bakış açısına ne kattığınızla ölçülür.