Ortadoğu, tarih boyunca küresel güçlerin ilgi odağı olmuş, enerji kaynakları ve stratejik konumu itibarıyla dünya siyasetinin kalbinde yer almıştır. İran, İsrail ve Filistin arasındaki karmaşık düğüm de bu küresel ilginin ve müdahalenin en belirgin sahnelerinden biridir. Siyaset bilimci gözüyle bakıldığında, bu çatışmanın geleceği, başta ABD olmak üzere uluslararası aktörlerin tutum ve politikalarıyla doğrudan ilintilidir.
ABD Hem Müttefik Hem Arabulucu, Ama Nasıl Bir Denge?
Amerika Birleşik Devletleri, hiç şüphesiz bu denklemdeki en ağır siklet oyuncudur. İsrail'in en büyük stratejik müttefiki olarak, Tel Aviv'in güvenlik endişelerini derinden paylaşır ve askeri-ekonomik destekle bu bağını pekiştirir. Ancak aynı zamanda, bölgedeki istikrarı sağlama ve özellikle İran'ın nükleer programı konusunda diplomatik çözüm arayışında bir arabulucu rolü üstlenir. Bu ikili rol, Washington için sürekli bir denge arayışı gerektirir.
Trump döneminde İsrail'in Kudüs'ü başkent olarak tanıması ve İbrahim Anlaşmaları ile Arap ülkeleriyle normalleşme sürecini teşvik etmesi, Filistin sorununu arka plana itme eğilimi göstermişti. Ancak Biden yönetimi, iki devletli çözümden yana bir duruş sergilemeye çalışsa da, sahadaki gelişmeler ve İsrail'in politikaları, bu çözümün giderek imkansız hale geldiğini gösteriyor. ABD'nin İsrail'e verdiği koşulsuz destek, Filistinliler nezdinde güvenilir bir arabulucu olma potansiyelini zedelemekte ve bölgedeki gerilimi artırıcı bir unsur olarak algılanabilmektedir. Gelecekte, Washington'ın İsrail'e yönelik yardımlarını Filistinlilere yönelik baskıyı azaltma ve yerleşim yerlerinin genişlemesini durdurma koşuluna bağlayıp bağlamayacağı, kilit bir dönüm noktası olacaktır.
Ekonomik Güç, Siyasi Etkisizlik?
Avrupa Birliği, Ortadoğu'ya coğrafi yakınlığı ve enerji bağımlılığı nedeniyle bölgedeki istikrardan en çok etkilenen aktörlerden biridir. Filistinlilere önemli miktarda insani ve kalkınma yardımı sağlarken, iki devletli çözüm vizyonunu desteklemektedir. Ancak AB'nin, ABD'nin aksine, bölgesel krizlerde tek ses olamama ve ortak bir dış politika geliştirmede zorlanma gibi yapısal sorunları bulunmaktadır. Bu durum, AB'nin siyasi ağırlığını azaltmakta ve çatışmanın çözümüne yönelik gerçek bir baskı unsuru olmasını engellemektedir. Gelecekte AB'nin, ekonomik gücünü siyasi bir etkiye dönüştürerek daha proaktif bir rol üstlenmesi, bölgedeki dengeleri değiştirebilir. Ancak bunun için içindeki görüş ayrılıklarını aşması ve ortak bir vizyonla hareket etmesi gerekmektedir.
Yeni Dengeler ve Artan Nüfuz
Son yıllarda Rusya ve Çin'in Ortadoğu'daki varlıkları dikkat çekici bir şekilde artmıştır. Rusya, Suriye'deki askeri varlığı ve İran ile olan stratejik ortaklığı aracılığıyla bölgede önemli bir aktör haline gelmiştir. İsrail ile de pragmatik ilişkilerini sürdüren Moskova, ABD'nin bölgedeki tek hegemon gücü olma konumunu sorgulamaktadır. Çin ise, özellikle Kuşak ve Yol girişimi kapsamında bölgedeki ekonomik yatırımlarını artırmakta ve enerji arz güvenliği için istikrarlı bir Ortadoğu istemektedir. Ancak Pekin, geleneksel olarak siyasi çatışmalardan uzak durma eğilimindedir. Gelecekte bu iki gücün, Ortadoğu'daki güç boşluğunu doldurma potansiyeli ve ABD'nin geleneksel etkisini dengeleme kapasitesi, çatışmanın seyrini etkileyebilir. Özellikle Çin'in, ekonomik ağırlığını diplomatik bir etkiye dönüştürüp dönüştürmeyeceği merak konusudur.
Durağanlık mı, Dönüşüm mü?
Ortadoğu'daki bu karmaşık denklem için birkaç farklı gelecek senaryosu öngörülebilir:
-
Durağan Çatışma Hali: En muhtemel senaryolardan biri, mevcut durumun belirli aralıklarla tırmanan çatışmalarla devam etmesidir. Filistin sorunu çözümsüz kalacak, İran ve İsrail arasındaki vekalet savaşları sürecek ve küresel güçler kendi çıkarları doğrultusunda denge politikaları izleyecektir. Bu durum, bölge halkı için bitmeyen bir acı ve istikrarsızlık anlamına gelir.
-
Bölgesel Çatışmanın Genişlemesi: Herhangi bir yanlış adım veya provokasyon, vekalet savaşlarının doğrudan bir bölgesel çatışmaya dönüşmesine neden olabilir. Özellikle İran'ın nükleer programı veya İsrail'in İran'a yönelik olası bir askeri müdahalesi, domino etkisi yaratarak tüm bölgeyi ateşe atma riski taşımaktadır. Bu senaryo, küresel ekonomiyi ve enerji piyasalarını derinden etkileyecektir.
-
Diplomatik Atılım ve Çözüm Arayışları: En zorlu ancak en arzu edilen senaryo, uluslararası aktörlerin daha koordineli ve baskıcı bir şekilde diplomatik bir çözüm için çaba göstermesidir. Bunun için ABD'nin İsrail'e yönelik politikasını gözden geçirmesi, AB'nin daha aktif bir rol üstlenmesi ve Rusya ile Çin'in yapıcı bir katkı sunması gerekmektedir. İki devletli çözümün hala masada kalabilmesi için uluslararası toplumun Filistinlilere yönelik daha somut adımlar atması ve İsrail'in yerleşim politikalarına karşı daha net bir duruş sergilemesi elzemdir.
Ortadoğu'daki çatışmanın geleceği, sadece bölge aktörlerinin elinde değil, aynı zamanda küresel güçlerin sorumluluk bilinci ve vizyoner yaklaşımlarıyla da şekillenecektir. Uluslararası toplumun, çatışmayı sadece bir güvenlik meselesi olarak görmek yerine, adalet, insan hakları ve kalıcı bir barış perspektifiyle ele alması, gelecekteki senaryoları olumlu yönde değiştirecek en önemli faktör olacaktır. Aksi takdirde, Ortadoğu'nun acıları, küresel vicdanı rahatsız etmeye devam edecektir.