Bugün yine sokağıma girdiğimde açıkçası içimi o huzur duygusu kapladı. Belki herkesi tanıdığımdan belki de 15 yıldır aynı sokakta oturduğumdan mıdır bilinmez kendimi huzurlu hissediyorum. Hem de dünyanın hiç bir noktasında hissetmediğim kadar huzurlu. Bakkalımızın yanından geçerken kulağıma o tanıdık ses çalındı. "Çay taze komşum!" Türkiye'nin belki de her mahallesinde vardır bu cümle. Ama bizim sokakta hep var. Bu bir davet cümlesidir. İçinde buyur gel, özledim, ne var ne yok, oğlan ne yaptı? Kız ne yaptı hepsini barındırır. Sadece iki kelime içinde dünyalar vardır. En sıcak davettir "Çay taze"
Çay gerçekten tazeydi. O mis kokusu beni sanki alıp çay bahçelerine götürdü,gezdirdi ve getirdi. "Kaçak mı" dedim. "Yok kaçağa karşıyım" deyiverdi. Pot kırdığımı anlamam geç olmadı! Bakkalımız eski bir baş komiser. KHK ile mesleğinden uzaklaştırılmış o da, baba mesleğine dönüp bakkal olmuş "Halime şükür" diyor. Bunu o kadar çok diyor ki, belli ki canı yanmış. Eski meslek konularına girmeyi sevmiyor. Ben de zorlamıyorum. Eski bir asker, eski bir polis bazen dakikalarca geçmişi konuşup duruyoruz. Hatıralardan, evlatlardan, geçim kaygısından dem vuruyoruz..
Tezgahın üzerinde duran ucu kıvrılmış kahverengi kapaklı deftere gözüm ilişiyor. "Borç defteri mi?" diye soruyorum. Gülümsüyor "Ne yapacaksın? Sen de sosyal medya şovmenleri gibi borcu ödeyip defteri mi yakacaksın?" diyor. Haklı o kadar çok var ki onlardan. Takılmak hatta anmak bile istemiyorum. Sonra da ekleyiveriyor. "Bu defter var ya bu defter mahallenin tarihi be dostum. Bu defter olmasa bilir misin nice yuvalar şimdiye yıkılırdı?"
Bu defterin, bu mahallenin en büyük güven senedi olduğunu anlıyorum. Sonra daha kafamdan cümleyi kurup cevap vermeye fırsat kalmadan, sanki bir kurgunun içindeymişçesine bir kız çocuğu kapıdan giriip elindeki kağıda bakarak 'bir koli yumurta, iki ekmek, bir litre kola' diye sesleniyor. Yerinden kalkan bakkalımız erinmeden dediklerini alıp bir poşete koyuyor. O an çıt çıkmıyor. Çocuğun gözleri raflarda. Bakkal bir tane de gofreti poşete atıverip "bu da benden babana selam söyle" diyor. Küçük kız "deftere yazacakmışsın" deyip ardına bakmadan çıkıveriyor. Bakkal, usulca defteri açıp aldıklarının toplam tutarını yazıyor.
"Üç gün sonra ürünlere zam geldiğinde de bu borç aynı mı olacak?" diye sorduğumda "seneye ödese de aynı olacak" diyor. Sonra bir karton kutu getiriyor. Kapağını usulca açıyor. Kutunun içinde anahtarlıklara bağlı anahtarlar var. Belli ki dairelerin anahtarları. Önce kafamdan "acaba gizlice emlakçılık da mı yapıyor" desem de belli ki anlıyor gazetecilik melekelerimin harekete geçtiğini. Köye, işe ya da tatile giden komşular ne olur ne olmaz diye anahtarlarını da bakkala bırakıyorlarmış. Hatta bazen giderken borç para alanlar bile oluyormuş. "Ne zaman öderse artık" deyip gülümsüyor. Hangimiz evimizin anahtarını bir market müdürüne emanet edebiliriz? Ama bakkal amca öyle mi? O, mahallenin sırdaşı, emanetçisi ve hatta yeri geldiğinde en samimi dert ortağıdır.
Usulca oturduğum tabureden kalkıp müsade isteyerek iki paket sigarayı da çantama atıveriyorum. "Babam ödeyecek" diyerek gülümsüyorum. "Sigara içtiğini duymasın" diyerek ekliyor.. "Baban ödeyecekse işimiz ahirette" O da biliyor babam öleli 22 sene olu..
Bu yaşadıklarımdan mıdır bilmem ama marketlerin o soğuk ve ruhsuz koridorlarında kaybolmaktansa, bakkalın o daracık alanında iki lafın belini kırmayı tercih ederim. Belki birkaç kuruş fark ödüyorum ama karşılığında paha biçilemez bir dostluk alıyorum.
Eve yürürken kafamdan geçen tek cümle "Bir bakkalın kapısına kilit vurulması, mahallenin kalbinin durmasıdır" Bunu net anlıyorum.
Gelin, bakkalımızın ışığı hep açık kalsın diye alışverişlerimizi oradan yapalım. Hepsi olmasa da birazını.. Ve mahallemizin o sıcaklığını kaybetmeyelim.