Kane Parsons'ın The Backrooms filmi, görselliği ve atmosferiyle dikkat çekiyor ancak senaryosu, finali ve kısıtlı mekan kullanımıyla eksik kalıyor.

(Bu makale spolier içerir)

Hiç yalnızlığı bir mekânla özdeştirdiniz mi? O mekanda yalnız kaldığınızda içinizde bir ürperti hissettiniz mi? Liminal Space'e hoş geldiniz.

​Aslında tanımını herkes biliyor artık. Liminal space, bir geçiş hâlini hissettiren; tanıdık ama tuhaf gelen, genellikle boş ve sessiz mekânları ifade eder. Boş okul koridorları, gece vakti AVM'ler veya terk edilmiş bekleme salonları gibi yerler, insanda hem nostaljik hem de huzursuz edici bir his uyandırdığı için liminal space olarak görülür.

Liminal Space (4)

Bu huzursuzluğu kullanan birçok film olmakla beraber, 2022'de bir video bunu bir kültür haline getirdi. Üzerine kitaplar, okumalar, oyunlar, filmler yapılmış bir türe dönüştü resmen. Kane Parsons'ın çektiği Backrooms kısa filmi (aslında zamanla devasa bir YouTube serisine dönüşen o ilk video) kısa zamanda çok büyük bir kitleye ulaştı ve günümüzde her yaş grubunun ilgi alanına giren bir kültüre dönüştü.

Kane Parsons'ın bir gün uzun metraj bir filmini çekeceğini biliyorduk. Bu süreçte çok fazla hayran yapımı (fan-made) film çıktı. Çıkan filmlerin bir kısmı kötü ve abartılı işler olduğu için insanlar Backrooms'un ne olduğunu unuttu. Sarı odalarda canavar tarafından kovalanma oyunlarına dönüştü Backrooms. Kane Parsons bütün buna el atmalıydı. Orijinal lore'a uygun bir film çekti. Ve işte karşınızda The Backrooms.

​Öncelikle senaryodan başlayalım. Psikoloji üstüne kurulu bir senaryosu var. Bilinçaltı ve bilinçdışı okuma yapacak kadar psikoloji bilmiyorum. Senaryoyu genel olarak çok beğendiğimi söyleyemem. Travmalar üzerine kurulmuş Backrooms gibi. Sanki Backrooms filmi olduğunu filmin sonunda hatırlamışlar da, filmin geri kalanı bilinçaltında geçen bir oyunmuş gibi. Ve bu bilinç oyunlarını çok fazla yapıyor gibi. Öyle ki çoğu sahnede bir brutalizm ruhu hissediliyor. Karakterler bile liminal hissettiriyor.

Liminal Space (2)

​Karakter yazımı konusunda iyi mi? Yine onlar da travmalar üzerine kurulmuş, bu travmaları işleyiş biçimi konusunda kör göze parmak sokmamaya çalışmış. Bunu yaparken de zorlama durmuş biraz. Hikâye konusunda en sevdiğim iki yan var. Biri sahnelerin çok iyi yazılmış olması. Backrooms'un o jumpscare ile korkutayım yapısını biraz çökertmiş ve kendi korkusunu inşa etmiş. İnşa ettiği bu korkuyu kullandığı sahneler çok bombastik olmuş. Akılda kalıcı, rahatsız edici.

​Aşırı bir oyunculuk gerektiren bir film değil öncelikle. Yine standart bir oyunculuk performansı vardı. Ne çok iyi, ne kötü ne de vasat. Tam olması gerektiği gibi. Zaten asıl sıkıntı oyunculuk değil.

Asıl sıkıntı karakterlerin verdiği kararları oyuncuların kendilerine uyarlayabilmesi. Bu noktada Renate ablaya saygılar. Karakteri kendi oynadığı diğer filmlerin karakterlerine benziyor. Durağan ve zeki. Zekânın altında yatan bir öfke olduğunu da hissediyorsunuz. Bu yönden Mary karakteri filmi sırtlamış desek yeridir karakter bakımından.

​Şimdi herkesin merak ettiği soru. Liminal space anlamında rahatsız etti mi?
Bir bakıma evet, bir bakıma hayır. Bu boşluğun beni korkuttuğu sahneler olduğu kadar, etkilemediği sahneler de çok fazla. VHS kamera sahnelerinin tüyleri ürpertmemesi imkânsız gibi.

​Hikâyede en beğenmediğim kısım final galiba. Final çok aceleye gelmiş hissettirdi. Entity'nin (Varlığın) tasarımının daha korkutucu olmasını bekliyordum. Beklentimin bayağı altında kaldı açıkçası. Ve kovalamaca sahneleri yeteri kadar germedi. Gergin olan kovalamaca sahnesi olsa da, hepsi o tonda olsa çok daha gerilirdim. Ayrıca sarı odalar olayına o kadar kafayı takmış ki film, diğer level'ları (seviyeleri) görmüyoruz neredeyse. Poolrooms'u çok kısa bir an görüyoruz. Veya ofisleri. Çok daha fazla görmek isterdim bunları.

Sarı oda filmi olmuş bayağı. Clarke'ın eşinin saçını kesip Renate ablaya takması rahatsız etmesi gerekirken rahatsız etmedi, hatta çok bir şey de hissettirmedi. Veya adamın karnına bıçak sokup pamukumsu bir şey çıkarması. Film şiddet konusunda birkaç sahne hariç çok masum davranıyor. Çocuklar da gitsin filme kafasına mı girdiniz, anlamadım ki. Ana karakterin ölüm sahnesinin bu kadar kısa ve anlık olması ve hiçbir şey hissettirmemesi de tuhaf bir tercih. Herhalde filmin zirve sahnesi ve en iyi ölüm sahnesi Bobby'nin ölümüydü. Çok korkutucu gerçekten.

Liminal Space (3)

​Üzerine şimdi tonlarca teori kurulacak. Kurduğu kültürün üzerine psikolojik bir hikâye kurmuş resmen Kane Parsons. Kurgusu, müzikleri, görselliği, prodüksiyonu öve öve bitmez bence. Çok temiz iş çıkarmışlar. Galiba tüm film Mark Duplass'in izlediği found footage'ımsı kasetlerden oluşsa izlerdim. Bunu güzel yapıyor çünkü. Bütün izlediğim found footage filmlerde aradığım vibe'a benzer bir vibe'ı bu filmin bir sahnesinde bulmuş olmak güzel. Filmden istediğimi alsam da, çok daha iyi bir şey bekliyordum. Çok daha akılda kalıcı bir film olmasını umuyordum. Bütün bu özellikleriyle yine aklımda kalacak. Ama çok iyi bir film mi? Bence hayır. İyi bir film sadece.

​Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sonraki filmde görüşürüz. İyi seyirler dilerim.