İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveni, aslında doğumla ölüm arasına sıkıştırılmış kısacık bir hikâyedir. Doğarız, yaşarız ve nihayetinde bu fani dünyadan Berzah âlemine göç ederiz. Bu zaman dilimi içerisinde bebeklikten gençliğe, olgunluktan yaşlılığa uzanan birtakım evrelerden geçeriz. Bu evreler; insanın karakterini yoğuran, sadece biyolojik bir süreçten ibaret olmayan, aynı zamanda ahlaki, duygusal ve toplumsal bir yolculuk yaşatarak insan ruhunda iz bırakan süreçlerdir. Bu yolculuğun her durağı, bizi ya kâmil bir insan yapar ya da benliğine yenik düşmüş bir insanlık dışı figür.
Gerçek anlamda insan olmayı başaranlar, hangi evrede olursa olsun temel bir ilkeyi asla unutmayarak yalnız kendisi için değil, başkaları için de yaşamaya gayret gösterirler. Yaşam evrelerini bir olgunlaşma mektebi olarak görürler. Onların hedefi vatana, millete, aileye, dostlara ve çevresine faydalı olabilmektir. Hasbelkader bir makama geldiklerinde veya zenginlikle imtihan edildiklerinde duruşlarını bozmazlar. Ego ve kibir onları esir almaz. Bilirler ki makamlar geçici, unvanlar eğretidir. Güç ellerine geçtiğinde şımarmaz, kibirlenmez; aksine sorumluluklarının arttığını bilerek alçakgönüllülükle hizmet ederler. Gücü, yetkiyi ve imkânı, insanlığa hizmet etmek için bir araç olarak görürler. Onlar için yardım etmek bir lütuf değil, insan olmanın doğal bir gereğidir.
Öte yandan, aynı yaşam evrelerinden geçerken ruhunu hırs ve bencillikle besleyenler için durum tam tersidir. Dünyanın çekiciliği ve insana hoş gelen rayihalar, insanları zaman zaman asıl maksatlarından çıkararak nefsin arzularına uyan bireyler hâline getirir. Bunların tek derdi kendileridir. Kendini beğenmişlik ve ukalalık, kişiliklerinin ayrılmaz bir parçası hâline gelir. Hasbelkader bir makama geldiklerinde veya zengin olduklarında, bu kişiler için vatan, millet, aile ya da dostluk kavramları sadece çıkar bağlamında anlam taşır. İçlerindeki ego, kibir ve ukalalık tavan yapar. Oturdukları koltuğu kamu yararı için değil, kendi kişisel ikballeri ve menfaatleri için bir araç olarak görürler. Konuştuklarında ise kendileri olmadan hiçbir şeyin yapılamayacağını iddia eder, ahlak ve dürüstlük üzerine nutuklar atarlar. Oysa bu nutuklar, mangalda kül bırakmayan palavralardan öteye geçmez. Sözleriyle büyük, fiilleriyle küçüktürler.
Bu iki tip insan arasındaki fark; sadece davranışlarda değil, ruhun derinliklerinde de yatar. Gerçek insan, gücünü paylaşarak büyütür; insanlık dışı olan ise gücünü tekeline alarak küçültür. Biri, makamı bir emanet olarak görür; diğeri ise bir mülk sanır. Biri “Ne kadar çok insan mutlu edebilirim?” diye sorar; diğeri ise “Bu makam bana ne kazandırır?” diye hesap yapar. Hayatın her evresi, herkese aynı fırsatları sunar. Ancak sonuç, kişinin tercihlerine bağlıdır. İnsanlıktan yana olanlar, geride hayırla anılan bir iz bırakır. Kendini putlaştıranlar ise ne kadar yüksek makamlara çıksalar da ruhen hep alçakta kalır.
Nihayetinde, hayatın son evresine gelindiğinde geride bırakılan izler kişiliğin aynasıdır. Çünkü unutulmamalıdır ki makamlar geçicidir, unvanlar silinir, servetler el değiştirir. Geriye kalan tek şey; insanın insanlığa ne kadar yaklaştığı veya ne kadar uzaklaştığıdır. İnsan kalmayı seçenler hayırla ve minnetle yâd edilirken, ego ve kibrine yenilenler hafızalarda yalnızca kötü birer hatıra olarak yer alır.
İnsanı insan yapan, kimsenin görmediği yerde nasıl biri olduğudur. Çünkü insan olmak doğuştan gelen bir sıfat değildir. İnsan doğarsın ama insan kalmak zorundasın. Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Mezarlıklar, kendisini vazgeçilmez zanneden insanlarla doludur.
Bu yüzden herkes kendi yolculuğunda bir tercih yapmak zorundadır: insan olmak mı, yoksa sadece insan suretinde dolaşmak mı?