Yarın 6 Şubat… Takvimde sıradan bir gün gibi duruyor belki ama bizim için zamanın durduğu, kalbimizin paramparça olduğu o meşum tarihin yıl dönümü. Osmaniye’de hava her zamankinden biraz daha ağır, rüzgâr biraz daha kederli esecek. Saat 04.17’de duran sadece akreple yelkovan değildi; o gece bu şehrin neşesi, mahalle aralarındaki çocuk sesleri ve en önemlisi, birbirine doyamamış 1010 canımızın nefesi durdu.
“Asrın felaketi” diyoruz, “Deprem bir doğa olayıydı” diyoruz… Peki, felaket kapımızı çalmadan önce biz insanlar ne yaptık? Neleri yapmadık? Bu soruyu sormak, enkazın altında kalan hayallerimize karşı en büyük borcumuzdur.
Maalesef bizler, betonun soğukluğunu paranın sıcaklığına kurban ettik. Estetik görünen binaların, gösterişli cephelerin arkasındaki çürümüşlüğü görmezden geldik. "Bir şey olmaz" dediğimiz her ihmal; bir komşumuzun, bir dostumuzun, bir evladımızın sonu oldu. Para hırsı, güvenli binalar inşa etme zorunluluğunun önüne bir perde gibi indi; o perde kalktığında ise geriye sadece toz, duman ve dinmek bilmeyen ağıtlar kaldı.
Osmaniye’de 1010 canımızı toprağa verdik. Bu sadece bir rakam değil; yerle bir olan hatıralar, ebediyen susan sesler demekti. Bir annenin duası, bir babanın güven veren omzu, bir çocuğun yarım kalan hayaliydi her biri. Eşler eşsiz kaldı, çocuklar yetim, anne-babalar evlatsız… Aynı sofraya bir daha asla tam kadro oturamayacak aileler bıraktı bu acı.
Osmaniye o gece sadece binalarını değil, ruhunun bir parçasını da kaybetti. İstasyon Caddesi’nde yürürken, Metin Tamer Sitesi’nin yanından geçerken ya da Esenevler’de bir boşluğa bakarken hep o aynı sızı saplanıyor yüreğimize: “Burada onlar vardı...”
Ama bu derin acının içinde bir başka gerçek daha vardı: Devlet vardı, millet vardı. El ele, omuz omuza bir dayanışma vardı. Deprem sonrası hükümetimizin Osmaniye’de başlattığı iyileştirme çalışmaları bugün hâlâ kararlılıkla sürüyor. Yeniden yükselen konutlar, güçlendirilen altyapı ve yaraların sarılması için atılan her adım; kaybettiklerimizi geri getirmese de geleceği daha sağlam kurma iradesinin bir göstergesi oldu.
Evet, bugün yollar asfaltlanıyor, binalar boyanıyor, anahtarlar teslim ediliyor. Ancak biliyoruz ki hiçbir yeni anahtar, o gece toprağa verdiğimiz eşin, dostun, arkadaşın kapısını açmıyor. Osmaniye şimdi daha sağlam binalara sahip belki; ama sokakları hâlâ hasret, hâlâ özlem, hâlâ o 1010 canın hatırasıyla kokuyor. Hiçbir beton bir evladın yerini tutmuyor, hiçbir bina bir annenin gözyaşını dindirmiyor. Bugün hâlâ sokak aralarında bir eksiklik, bir mahcubiyet var. Bir selam yarım, bir kapı sessiz, bir ev ışıksız…
6 Şubat’ı anmak sadece yas tutmak değildir; 6 Şubat’ı anmak, unutmamaya söz vermektir. Aynı acıları tekrar yaşamamak için sorumluluk almak, ihmale bir daha asla geçit vermemektir. Bu şehir 1010 canını asla unutmayacak. Unutursak, bir felaket daha yaşanır; hatırlarsak, belki bir can daha kurtulur.
Unutmanın ihanet olduğu bu günde, sessizce ama yürekten sesleniyoruz: Osmaniye sizleri unutmadı, asla unutmayacak.
Mekânlarınız cennet olsun. Başın sağ olsun Osmaniye’m…