Takvimler yine o mübarek günleri işaret ediyor; bayram geliyor... Sokaklarda tatlı bir telaş, vitrinlerde albenili bir ışıltı, dillerde ise artık ezberlenmiş tebrik cümleleri... Evler köşe bucak temizlenecek, sofralar en güzel örtülerle kurulacak; çocuklar bayramlıklarını giyip heyecanla o meşhur harçlık sırasına girecek. Büyükler ziyaret planları yapacak, şekerler ikram edilecek ve kapılar gelecek her misafir için ardına kadar açılacak.

Cebelibereket’in heybetli gölgesinde, portakal bahçelerinin o baygın kokusuyla harmanlanmış eski bayram sabahlarını özlemle anarken, bu yıl içimizde dumanı hâlâ tüten bir sızı var. Bu defa Osmaniye’nin sokaklarında rüzgâr bir başka esiyor. Kaleler Şehri, Yiğitler Diyarı memleketimizde bu bayram; adeta devasa bir imtihanın aynası gibi duruyor karşımızda.

Bayram geliyor gelmesine de... Sormadan edemiyoruz: Peki, sahiden bayram geliyor mu? Ya da daha can yakıcı bir soruyla: Bayram bu yıl kime geliyor?

Bir yanda babasını, anasını, eşini ya da canından kopan evladını toprağa vermiş; bayram sabahı uyandığında elini öpecek bir "çınar" arayanlar... Sofrasında bir tabağı boş, yüreğinde bir yanı eksik kalanlar... Başını okşayacak bir el, kokusunu içine çekecek bir nefes bulamayanlar... Bayram onlara mı geliyor?

Yoksa her şeyi bir gösterişe, bir "hava atma" yarışına çevirenlere mi? Lüks restoranlardaki şatafatlı sofraları sosyal medyada "göstere göstere" paylaşan, en şık kıyafetlerini birer üstünlük nişanesi gibi sergileyen vurdumduymazlara mı? Başını çevirdiğinde yanı başındaki komşusunun acısını görmezden gelenlere mi? Sahiden, bayram bu yıl kime geliyor?

Elbette hayat devam ediyor; Karaçay akıyor, kuşlar uçuyor, çiçekler açıyor, güneş doğuyor, bayramlar geliyor. Dünya bir imtihan yeridir; kimimiz yoklukla, kimimiz varlıkla, kimimiz ise sahip olduklarımızı nasıl kullandığımızla sınanıyoruz. Kimi bu sınavı boynu bükük ama vakur bir duruşla, sessiz bir tevekkülle, bir yetimin başını okşayarak ve bölüşerek geçecek; kimi de etrafına aldırış etmeden, insanların gözüne sokarcasına yaşadığı lüksü ve şatafatı birer üstünlük nişanesi gibi sergileyerek sadece kendi egosunu besleyecek; o büyük hakikatten, insaniyetten uzaklaşacak.

Bayram, sadece tatlı yemek veya yeni elbiseler giymek değildir. Bayram, bir sofrayı paylaşmaktır. Bayram, yıkılan bir evin yerine bir gönül inşa etmektir; kırılan kalpleri onarmaktır. Bir yetimin başını okşamak, yalnız kalmış bir yaşlımızın kapısını çalmaktır. "Komşusu açken tok yatmamak" ilkesinin sadece midede değil, gönülde de yaşanmasıdır. Yanı başındaki komşusu evladının mezar taşına sarılırken, sosyal medyada tatil pozları yarıştırmak değildir.

Bu bayramda aynaya bakıp kendimize soralım: Biz bayramı gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece kutluyor muyuz? Ya da bayramı sadece bir maske olarak mı kullanıyoruz?

Sorun bayramın gelmemesinde değil, bizim insanlığımızın eksilmesindedir. Asıl mesele bayramı nasıl karşıladığımız değil, başkalarının bayramına ne kadar dokunabildiğimizdir. Oysa bayramın ruhu gösteriş değil, gönül almaktır. Ve belki de gerçek bayram, başkasının kalbinde açabildiğimiz küçük bir sevinçtir.

Bu bayram, Osmaniye’nin o meşhur misafirperverliğini sadece sofralarımızda değil, vicdanlarımızda da gösterelim. İsyan edenle değil şükredenle, hava atanla değil dert ortağı olanla saf tutalım. Çünkü gerçek bayram, birinin acısını dindirdiğimizde başlar.

Hüznün ve sevincin iç içe geçtiği bu topraklarda; Rabbim hepimize kalbiyle bayram edenlerden olmayı nasip etsin. Sabredenlere, şükredenlere ve bölüşenlere selam olsun. Vurdumduymazlara ise bir nebze vicdan, bir nebze edep...

"Karaçay akıyor, zaman geçiyor. Ancak bu akışın içinde bıraktığımız iz; giydiğimiz pahalı elbiseler değil, dokunduğumuz mahzun bir yürek olacaktır."