Hayatın provası yok. Ne dün sayfadan siliniyor ne de yarın garanti ediliyor. Dönüşü olmayan tek yönlü bir biletle, adına "yaşam" denen bu muazzam yolculuğun tam ortasında ilerliyoruz. Bilge bir ses fısıldıyor kulaklarımıza: "Mutlu olmayı ertelemeyin, çünkü canınız istediği zaman ölmeyeceksiniz."
Peki, bu yalın gerçeğe rağmen birbirimize karşı neden bu kadar acımasız olabiliyoruz? İnsan bu dünyaya bir daha gelmeyeceğini çok iyi biliyor. Ölümün, her an kapıyı çalabilecek bir misafir olduğunu da adı gibi biliyor. Fakat tüm bu teslimiyete rağmen kalp kırmayı, bir başkasını incitmeyi adeta bir üstünlük, bir meziyet sayıyor. İşte insanoğlunun en büyük çelişkilerinden biri de bu…

Hele ki son günlerde etrafımızda hoyratça davranışların ve bencilliğin arttığını görmek içimizi burkuyor. Hoyratlık, adeta toplumsal bir alışkanlık haline geldi. Kırıcı sözler sıradanlaşıyor, öfke normalleşiyor. En yakınlarımızı, sevdiklerimizı bile düşünmeden en ağır ithamları savuruyor, elimizden geleni ardımıza koymadan onları incitebiliyoruz. Hiç ölmeyecek, bu dünyada ebedi kalacakmış gibi kibirle yürümek; sevgiyle büyüteceğimiz bağları hırslara kurban etmek bizi sadece yalnızlaştırıyor.
Sonra ne mi oluyor? Bazen bencilce bir "kuru özür" ile her şeyi tamir edebileceğimizi sanıyoruz. Bazen de o kibirli gururumuza yenilip "boş ver" diyerek arkamızı dönüyoruz. Oysa kırılan bir kalbin tamiri, kırılan bir bardağı eski haline getirmekten çok daha zor. Karşımızdakini incitirken kendimizi onun yerine koymayı, empati kurmayı çoktan unuttuk.
İnsan, elindekinin kıymetini maalesef çoğunlukla kaybedince anlıyor. Toprak altına giren bir bedenin ardından dökülen gözyaşları, sağlığında esirgenen bir tatlı sözün yerini tutmuyor. İş işten geçmeden, o son nefes kapıyı çalmadan durup düşünmek zorundayız. Karşımızdakini incitirken empati kurmayı, kendimizi onun yerine koymayı hatırlamak zorundayız.
Önümüzde Kurban Bayramı var; bu mübarek günler, sadece kurban ibadetini yerine getirmek değil, içimizdeki kibri, öfkeyi ve kırgınlıkları da kurban edebilmek içindir. Bayramlar, kırılan kalpleri bencilce bir "kuru özür" ile geçiştirmek, gurura yenilip uzaklaşmak ya da "boş ver" demek yeri değildir; aksine kucaklaşma ve samimiyetle onarma vaktidir.
Gelin, bu Kurban Bayramı hepimiz için bir milat olsun. Kırmayı değil onarmayı, incitmeyi değil anlamayı, öfkeyi değil sevgiyi seçelim Yanı başınızdaki insana, sırf hayatta ve yanınızda olduğu için içtenlikle teşekkür edin ve ona sıkıca sarılın. Çünkü hayatın bir dahası yok; arkamızda kırık kalpler bırakarak değil, sevgiyle hatırlanarak göçüp gitmek bizim elimizde.
Unutmayalım ki hepimiz bir faniyiz.