İçimden geldi… Kırdık direksiyonu Zorkun’a
Bülent Ersoy ablanın Instagram’da gezen bir sözü vardı ya…
“İçimden geldi.”
Evet.
Benim de içimden geldi.
Öyle uzun uzun plan yapmadım. Ajanda açmadım, hava durumuna bakmadım, “Acaba gitsek mi?” diye aile meclisi toplamadım.
İçimden geldi.
Kırdık direksiyonu Zorkun Yaylası’na…
Hop!
Osmaniye Belediyesi Zorkun Sosyal Tesisleri.
Akşam yemeği.
Hastalık, ev, televizyon derken günlerdir neredeyse evde yataktan çıkmadan yatmışım.
Hastayken Netflix'te "Van Helsing" dizisini o kadar çok seyrettim ki artık kendimi insan değil, güneş görünce kaçacak bir vampire dönüşmüş gibi hissediyordum.
Biraz oksijen iyi gelir dedik.
Hakikaten geldi.
Ciğerler “Oh be!” dedi.
Hava karardıkça sıcaklık düştü.
Sıcaklık düşünce kazak…
Kazak yetmedi, yelek…
Bir ara “Biraz daha düşerse battaniyeyle dolaşacağım” diye düşündüm.
Ama değdi.
Çünkü karanlık çöktükçe başka bir güzellik ortaya çıktı.
Osmaniye’yi gece karanlığında yukarıdan seyretmek…
Şehrin ışıkları aşağıda.
Gökyüzü yukarıda.
Biz ikisinin arasında.
İnsan böyle anlarda yaşadığı şehrin ne kadar güzel olduğunu yeniden fark ediyor.
Önce hakkını teslim edelim.
Osmaniye Belediyesi Zorkun Sosyal Tesisleri’nde çalışan bütün arkadaşlara teşekkür etmek istiyorum.
İsim isim yazmayacağım.
Çünkü birinin adını unutursam ayıp olur.
Ama sorumlusundan, yöneticisine, servis personeline, şefinden komisine, güvenliğinden diğer çalışanlarına kadar…
Hepsine sonsuz teşekkürler.
Güler yüzlüler.
Nazikler.
İnsan ilişkilerini bilen insanlar.
Ve en önemlisi, yaptıkları işin sadece “iş” olmadığını biliyorlar.
Osmaniye'nin tanıtımının tüm yükünün omuzlarında olduğunun farkındalar.
Misafire nasıl davranılması gerektiğini biliyorlar.
Ben daha yazının başında ben teşekkürümü edeyim.
Belki yazının sonuna kadar okumazsınız!
Ama okuyun lütfen..
Kalacağımız bungalova gittik.
Ben açık söyleyeyim:
Bayıldım.
A’dan Z’ye düşünülmüş.
İki katlı.
Düzenli.
Temiz.
İnsanın bir hafta boyunca kalıp dünyadan kendisini soyutlayası geliyor.
Aralıksız kitap okunacak bir yer.
Üstelik fiyatı, Mersin yaylalarındaki benzer bungalovların neredeyse üçte biri.
Ortam deseniz…
Gözümüzü kapatıp bizi uçaktan atsalardı, “Ayder taraflarına geldik herhalde” diyebilirdik.
Çamlar…
Serin hava…
Bulutlar…
Dağ…
Sessizlik…
Ve gece olduğunda gökyüzü.
Bir de baktık kamp yapanlar var.
Ateşi yakmışlar.
Ben artık yaşlılar sınıfına girdiğim için kamp meselesi bana biraz ters.
Eskiden olsa çadırı kurardım.
Şimdi çadırı görünce belim ağrıyor.
Erinmedim, yürüdüm yanlarına gittim.
İki hoşbeş ettik.
Kahramanmaraş Afşin’den gelmiş genç bir çift.
Sohbet ettik.
Zorkun’u öve öve bitiremediler.
Hatta Kahramanmaraş’taki bazı kamp tesislerinden çok daha güzel olduğunu söylediler.
Gurur duydum.
Çünkü insanın memleketi hakkında dışarıdan gelen birinin güzel şeyler söylemesi başka bir duygu.
Sonra Saklı Şelale’den bahsettiler.
Ama bu kez yüzleri değişti.
Çöplerden söz ettiler.
İnsanların bıraktığı çöplerden…
Üzüldüm.
Hem de gerçekten üzüldüm.
Çünkü doğa bize miras kalmadı.
Emanet edildi.
Bir poşeti elinde taşıyıp çöp kutusuna götürmek bu kadar zor olmamalı.
Kahve içtiğimiz yerde bu kez Mersin’den gelen bir aileyle sohbet ettik.
Onlar da Zorkun için güzel şeyler söylediler.
Bir yabancının memleketin hakkında söylediği güzel sözler insanın kulağında başka çınlıyor.
Çünkü bazen kendi evimizin salonundaki koltuğa o kadar alışıyoruz ki koltuğun aslında ne kadar rahat olduğunu ancak misafir söyleyince fark ediyoruz.
Biz de Zorkun’un güzelliğine alışmışız.
Ama bizim derdimiz ne biliyor musunuz?
Sahip olduğumuz güzelliklerin farkına varamamak..
Derken ay çıktı.
Hilal gökyüzünde öyle belirgin duruyordu ki insanın telefonu çıkarıp fotoğraf çekesi değil, telefonu cebine koyup sadece bakası geliyordu.
Bulutların üzerinden yıldızları seyretmek…
Ayı seyretmek…
Aşağıda Osmaniye’nin ışıkları…
Yukarıda gökyüzü…
İnsan ister istemez susuyor.
Bazı manzaraların karşısında konuşmak ayıp geliyor.
Uzun lafın kısası…
Bizim gerçekten muhteşem bir hazinemiz var.
Hem de öyle başka şehirlerde, başka ülkelerde aramamız gerekmeyen bir hazine.
Zorkun burada.
Saklı Şelale burada.
Dağ burada.
Çam ormanları burada.
Serin hava burada.
Gökyüzü burada.
Manzara burada.
Ve bütün bunlar Osmaniye’nin burnunun dibinde..
Bize düşen çok basit:
Kıymetini bilmek.
Temiz tutmak.
Tanıtmak.
Geliştirmek.
Eksiklerini söylemek.
Güzel yapılanı takdir etmek.
Ve belki de en önemlisi…
Siyasi ön yargılarımızı bir kenara bırakabilmek.
Çünkü artık şu hastalıktan kurtulmamız gerekiyor:
“Bunu şu belediye yaptı, o zaman kötüdür.”
Ya da…
“Bunu bizimkiler yaptı, o zaman harikadır.”
Yok kardeşim.
Öyle bir dünya yok.
Güzel yapılmışsa güzel diyeceğiz.
Eksikse eksik diyeceğiz.
Yanlışsa yanlış diyeceğiz.
Doğruysa da hakkını teslim edeceğiz.
Çünkü memleket bizim.
Belediye başkanları gelip geçici.
Partiler gelip geçici.
Biz kalıyoruz.
Osmaniye kalıyor.
Zorkun kalıyor.
Dağlar kalıyor.
Çocuklarımız kalıyor.
Ve bizden geriye ne bıraktığımız kalıyor.
Aha da içimden geldi:
“Ulan Mustafa… Bizim memleket hakikaten güzelmiş.”
Hem de çok güzelmiş.
Şimdi mesele, bunu fark etmek değil artık.
Bunu korumak.