Galip Erdem, “ÜLKÜCÜNÜN ÇİLESİ”ni yazmış bir dava ve gönül adamıdır. Kitaba bu adın verilişi ve Galip Erdem’in fikir dünyasına dair Nevzat Kösoğlu, “Ülkücünün Çilesi”ne yazmış olduğu “Takdim” yazısında şunları söyler:

“Doğrusuyla, yanlışıyla lekesiz bir sütunun sahibi kalabilmek her yazara nasip olabilir mi bilemeyeceğim. Onun, bir gazetedeki ilk yazısı “Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım, ama inanmadıklarımı asla yazmayacağım.” diye başlar. Yazı hayatında verdiği en büyük taviz bu olmuştur. Sözünde durdu, hem de söz verdiğinden çok; çünkü inandıklarının zülf-i yâre dokunanlarını da yazdı. Ve tabii, bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldı.

Sözün kısası, onu tanıyanlar bilirler ki, bu kitap bu ismi hak etmiştir.

Onun yazılarında, çok berrak bir kavrayış ve amansız bir mantık, Türk milletçiliğinin ölçüleri emrinde çalışır. Ayrıca bu yazılarda, duygulu, zengin bir gönül adamını bulacaksınız. Biz seçtik, umarız ki siz de beğeneceksiniz”(1)

Ülkücünün Çilesi, Galip Erdem’in Hâdiselere Tercüman’da 1 Ağustos 1961’de yayımlanan “Sohbet” yazısıyla başlar. Galip Erdem, “Sohbet”te “MERHABA!.. İçten bir sevgi ile hepinizi selamlıyorum; âdet yerini bulsun diye değil, gönlümden böyle kopuyor” dedikten sonra “İnsan vardır, kendini dünyanın mihveri sanır; insan vardır, kendini aşan bir büyük gayenin vasıtası olduğuna inanır. Ben, inananlardanım. …Beşerî plandaki vazifelerimizin en başta geleni ve en ziyade saygıya değer olanı da bütün gücümüz ve kabiliyetimizle, milletimizin emrinde yaşamaktır. Fikrimce, yeryüzünde misafirliğimize sığabilen hakikatlerin en haysiyetlisi budur” diyerek devam ettikten sonra şunları söyler:

“ “Maddeci”lerin en ustası olmaktansa, bir ömür boyu “Ülkü erleri”nin peşinden gitmeyi, hatta ifademi mazur görünüz hep “Çırak” kalmayı tercih ederim.” (2)

Kitabın ikinci yazısı ise “Ülkücünün Çilesi” adını taşıyor. 13 Ağustos 1961’de Tercüman’da yayımlanan bu yazıda Galip Erdem ülkücünün çilesine değiniyor.(3)

Ülküsüz insanlardaki rahatlığı “GÜN olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı şairin söylediği gibi: "Akl u şuur"ları vardır, güzel severler. "Bâde" içerler ve nihayet göçüp giderler” diyerek eleştirmekten geri durmaz.

Ülkücülerin rahatlık bilmeyen hayatları ile ilgili ise şunları söyler:

“Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimî bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile aileleri ile hattâ sevdikleri ile... Belli bir ülkünün esaslarından ziyade, politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri de sık sık ihtilâfa düşerler. Çok defa, başları belâya girer; gene de sinmezler. Bu hâlleri "kalabalık"a göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.”

Ülkücünün dünya nimetlerine tamah etmediğini, bir lokma, bir hırkanın ülkücülere yettiğini, başkalarının gözünde ise ülkücülerin zevksiz adamlar olarak itham edilmesine rağmen ülkücülerin bu ithamlara aldırış etmediğini, yalnızca inandıklarına dokunulmamasını istediğini söyler:

“Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde "zevksiz" bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!”

Çoğunluğun nazarında ülkücülerin hayalperest olarak kabul gördüğünü, fikirlerinin bir gün gerçekleştiği görülse bile ülkücüyü hiç kimsenin tebrik etmediğini söyler:

“Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyâsına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumağa teşvik etmekte...

Bir gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, ona karşı hiç kimse "aferin" demez. Üstelik "Böyle olacağı zaten belli idi." buyrulur.”

Galip Erdem, yazının önemli bir bölümünü ise ülkücünün ülküsü ile münasebetine ayırır. Önemli tasvirlerde bulunduktan sonra ülkücünün ülküsüne olan sadakatine, ona yan gözle bakanlara olan tahammülsüzlüğüne değinir:

“Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakikî bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştanbaşa hassasiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükâfat istemez, bir garip kişidir... Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkârdır. Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür.”

Galip Erdem, ülkücünün hayatında en çok dinlediğinin nasihat olmasına rağmen onun gene bildiği gibi yaşamaya devam ettiğini söyler:

“Ülkücünün en çok dinlediği, "nasihat"dir. "Yapma!" derler, "Hayatını heba etme!" derler, "Gününü gün et!" derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.”

Ülkücülerin en amansız düşmanlarının her döneme ayak uyduran, günü kurtarmaya çalışan, ilkesiz, dalkavuk karakterli “eyyamperest”ler olmasına rağmen ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananların da yine “eyyamperest”ler olmasından duyduğu rahatsızlığı Galip Erdem şöyle dile getirir:

“Ülkücülerin en amansız düşmanları "eyyamperest" lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da, ülkücüyü hep ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da "eyyamperest"lerdir.”

Erdem, yazının sonunda ülkücü öteki âleme göçtüğünde kalabalığın ona hayatını heba ettiği için acıyarak bakmasına karşı çıkar. İnançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca ülkücünün asıl o "kalabalık"a acıdığını söyler:

“Gün gelir; ecel, hükmünü icra eder; ülkücü, dünyasını değiştirir. Kalabalık ona acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Hâlbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca "kalabalık"a acımıştır.”

Dündar Taşer, “Türkiye’nin her yerinde varlığını duyuran bu gençlere biz “Bozkurtlar” demiştik. Halk “Komandolar” dedi. İş sözde değil özdedir. Komandolar ipeğe sarılmış bir çeliktir”(4) derken Atsız ise “Ülkü çelik yürekler, demir bilekler, sarsılmaz iradeler, yüksek ahlâklar ister. Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve şehitler ister”(5) der. Bize de her zaman ve her yerde Dündar Taşer’e, Atsız’a ve nice Türk milliyetçiliğinin önemli simalarına rahmet dileyerek bu güzel ifadeyi dile getirmek, gönüllere nakşetmek düşer: “Ülkücüler ipeğe sarılmış bir çeliktir.”

Ülkücü hasbi olmalıdır, hesabi değil. Hasbilikte Allah rızası, hesabilikte ise gösteriş, riya ya da kulun menfaati söz konusudur. Ülkücü menfaatperest olmaz, yaptığı işte yalnızca Allah’ın rızasını düşünür. Hasbi olmayandan ülkücü olmaz, olamaz!.. Hasbi olanların hesabi olanlarla yollarını derhal ayırması gerekir. Çünkü bu kutlu dava hesabi olanların değil, yalnızca hasbi olanların omuzlarında yükselir.

Selam olsun bir güzel ülküye gönül verenlere. Selam olsun önden giden Oğuz’un yiğit erlerine, alplarına. Selam olsun zor günlere çetin yürek gerek diyerek yüreklere heyecan veren ülkü devlerine. Sonsuz rahmet olsun ömrünü bir güzel ülküye vakfetmiş, ülkücülüğü iliklerine kadar yaşayıp çilesini çekmiş ve o minval üzere de bu fani dünyadan göç etmiş ülkücü büyüklerimize. Sonsuz rahmet olsun gönül verdiği ülkü uğrunda toprağa düşüp şehadete ererek aziz ruhları Tanrı Dağları’ndaki yerini alan ülkücülere.

(1) Galip Erdem, Ülkücünün Çilesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul – Ekim 2017, s. 16.

(2) Galip Erdem, age., Ötüken Neşriyat, İstanbul – Ekim 2017, s. 17 – 18.

(3) Galip Erdem, age., Ötüken Neşriyat, İstanbul – Ekim 2017, s. 19 – 20.

(4) Dündar Taşer, Mesele, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2019, s. 73.

(5) Atsız, Türk Ülküsü, Ötüken Neşriyat, İstanbul – Ekim 2017, s. 31.