Oğlum öldüğünde, ardından sadece bir kez makale yazdım. Aynısını annem içinde yapacağım. Hayatım boyunca basılı olarak yazdığım her makaleyi kesip biriktiren anneme ilk ve son kez.

Meleğime.....

Adı Melek'ti. Aslında Hürü ama o hep Melek ismini sevdi ve kullandı.

Annem öleli 17 gün oldu..

Ama kalbimde geçen zaman 17 yıla bedel.

Bazı sabahlar uyanıyorum, evdeki sessizlik bana onun sesini aratıyor. Radyoyu açıyorum, çaydanlıktan buhar tütüyor, dışarıda bir kuş ötüyor…Odasında yürütecini görür gibi oluyorum ve ben, hâlâ “anne” diye seslenmek istiyorum. Ses çıkmıyor. Çünkü o artık duyamayacağım kadar uzakta, biliyorum...

Yasın tuhaf bir tarafı var. Bir gün farkında olmadan gülümsüyorsun. Belki bir anı, belki bir rüya… Sonra o gülümsemenin ortasında bir suçluluk saplanıyor boğazına. “Nasıl gülerim?” diyorsun. Ama sonra fark ediyorsun ki, o gülümseme aslında annenin içindeki canlı parçası. Artık benim annem de sesimle, yazdıklarımla, sustuklarımla yaşıyor.

Annem öldüğünden beri selası okunan her cenazeye gitmeye çalışıyorum. Bilmiyorum neden. Belki ölümü anlamak için, belki de annemin gittiği yolu unutmamak için. Her sela, kulağıma onun vedası gibi geliyor.

Sanırım artık ölümün sesiyle yaşamayı öğreniyorum.

Size biraz annemi anlatayım.

Kadirli’nin Harkaçtığı köyünde doğmuş. Gözleri gökyüzü kadar mavi değildi belki ama baktığında içini ısıtan bir huzuru vardı. Küçük yaşta evlenmiş, sonra ben doğmuşum. İlk çocuk. Herkesin gözbebeği olmuşum. O vakitler evimizin sesi, annemin örgü makinasının ritmiydi. Akşam olunca tıkır tıkır örgü örerdi. O ses, benim için ninniydi. Kazandığı her kuruşu babama verirdi.

Kimseden bir şey istemezdi, ama herkesin işine koşardı.

Yorgundu, ama yorgunluğunu kimseye belli etmezdi.

Babam farklıydı. Fenerbahçe’den başka hiçbir konuda anlaşamadık onunla. Ben hep özgür bir iş istedim; gazetecilik, radyoculuk gibi. Oysa o, “devlet garantili iş” diye tutturdu. Ve daha 14 yaşındayken beni Jandarma Astsubay Hazırlama Okulu’na gönderdi. Annem ses etmedi. Sadece sessizce arkamdan dua etti.

Sonra hayat…

Evlen dediler, evlendim.

Çocuk yap dediler, yaptım.

“Erkek olsun,” dediler, oldu.

Ama öldü.

Bir daha denedik, bu kez down sendromluydu. O da öldü.

Ve annem, babam Mehmet Düzenli'nin 53 yaşında ölümünden sonra, yıllarca o kaybın içinde, torunu Mehmet’le yaşadı.

Belki de oğlumu babama benzetti...

Her şeye karışırdı. Ama güzel karışırdı.

Bir gün yine bir şeye yine karıştığını gördüm. Gülerek: “Anne, sen benden önce ölürsen, mezarda kürekle toprak atarken kalkar bana doğru, ‘Şu küreği düzgün tut!’ dersin,” dedim.

O an gülmüştü.

Mezarına toprak atarken o söz geldi aklıma.

Ve yemin ederim, o anda gülümsediğini gördüm sandım.

Benim annem güzel bir insandı.

Sadece yüzüyle değil, sabrıyla, emeğiyle, içtenliğiyle.

Babamın yanına, Kadirli Kümbet köyüne gömdük onu.

Hep oraya gömülmek isterdi. Şükür, dolmamış bir yer bulduk.

Şimdi yan yana yatıyorlar.

Muhtemelen konuşuyorlardır.

Ve eminim…

Konu yine benimdir.

Hoş kal Meleğim..

Anneniz sağ ise ya da babanız gidin sarılın. Belki de bir daha fırsatınız olmaz.