Çocukluğumuzun Ramazanlarını hatırlayın; sokağın başındaki fırından yayılan o taze pide kokusu sadece açlığımızı değil, ruhumuzu da doyururdu. Annelerimizin mutfaktan gelen tencere sesleri, iftar sofrasına konan fazladan bir tabak, komşunun kapısını çalan bir kase çorba... Ramazan, sadece mideyi terbiye etmek değil, aslında "biz" olabilmekti. Peki, şimdi ne değişti de o sıcacık saadet, yerini lüks restoranlardaki açık büfe yarışlarına bıraktı?

Bize hep "fakirin halinden anlamak" diye öğretildi oruç. Ancak sormamız gereken can yakıcı bir soru var: Biz fakirin halini sadece imsak ile akşam ezanı arasındaki o birkaç saatte mi anlıyoruz? Akşam olup da masalar donatıldığında, çeşit çeşit yemeklerin arasında "şükür" mü ediyoruz, yoksa gün boyu beklettiğimiz iştahımızı mı doyuruyoruz? Eğer iftar sofralarımız bir ziyafet şölenine dönüşüyorsa, o gün tuttuğumuz şey gerçekten "oruç" mudur, yoksa sadece bir sabır provası mı?

Üzülerek görüyoruz ki, bugün pek çok kişi için Ramazan bir ibadet mevsiminden ziyade bir "detoks" dönemine dönüştü. "Kaç kilo veririm?", "Hangi iftar menüsü daha az kalorili?" gibi sorular, niyetlerin önüne geçmeye başladı. Manevi bir arınma beklediğimiz bu kutsal ayda, odak noktamızın sadece bedenimiz olması, orucun o derin ve sessiz çığlığını bastırmıyor mu? Bir ibadet, nasıl olur da sadece bir diyet programının parçası haline gelebilir?

Peki ya kaybolan o kültüre ne demeli? Eski toplumların o zarif paylaşma kültürü, yerini gösterişe ve bireyselliğe bıraktı. Eskiden "sağ elin verdiğini sol el görmezdi"; şimdi ise kurulan lüks sofralar sosyal medyada paylaşılmadan iftar açılmıyor. Mahallemizdeki ihtiyaç sahibinin kim olduğunu bilmeden, lüks mekanlarda iftar yapmanın huzuru nerede saklı? Ramazan’ın özü olan "bir lokmayı bölüşmek", yerini "en iyi sofrada ben oturuyorum" yarışına bıraktığında, o eski bereket de evlerimizden çekilip gidiyor.

Belki de bu Ramazan, başımızı ellerimizin arasına alıp düşünme vaktidir. Oruç, sadece ekmekten ve sudan kesilmek değil; kötü sözden, kirden, kibrinden ve gösterişten de el çekmektir. Eğer akşam ezanı okunduğunda kalbimizde bir yumuşama, bir merhamet artışı hissetmiyorsak; eğer soframızdaki boş sandalyeyi bir yoksula reva görmüyorsak, biz gerçekten oruç tutuyor muyuz?