Nevzat Kösoğlu, Kalem Üzerine Notlar yazısında kalemle ilgili şöyle der: “Kalem yazacağım diye kâğıda yaslandı mı, sırtına dağlar yüklenir. Kalemin şerefi de çilesi de bu yüktür; onu kutlu kılar. Yükünü sırtından atan kalem şerefsizdir; kutlu değil, şeytan kırbacıdır, lanetlidir.

Kalemin yükü insandır; insan ve Tanrı’nın ona yükledikleri. …Vahiy kâtibi olmayan her kalem, yüküne göre, yer yer Don Kişotluktan kurtulamaz. Bunun için de kalem, önce kalemliğini bilmelidir. Kalem olarak yaratılmış olmak onun özrü ise alçak gönüllü bir kendini bilirlik de onurudur. Gülünç olmaktan kurtuluşun başka yolu yoktur.” (1)

Merhum Nevzat Kösoğlu’nun kalemle ilgili bu satırlarını yıllar önce okuduktan sonra kaleme ve kalem tutan ellere olan saygım daha çok arttı. Ne zaman kalemi ve kâğıdı elime alsam ya da klavyenin başına geçsem önce kalemin, kâğıdın ve klavyenin tuşlarının sonra da kendimin şerefini düşündüm. Allah’ıma şükürler olsun ki bugüne kadar o şerefe gölge düşürmedim, inşallah bundan sonra da düşürmem. Tuttuğum o kalem Türklükle müşerref oldu, İslamiyet’le ruh buldu. Kendini Türk’e, Türklüğe ve Türk milletine adadı, hep Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin âlî menfaatleri için çalıştı. Bu kalem bundan sonra da Âşık Veysel’in “Türk’üz türkü çağırırız” dediği gibi Türk’ü, Türklüğü ve Türk milletini yazacak. Son yıllarda moda olan Türk’ü İslamiyet’ten ayrı düşünen ya da ayrı düşürmeye çalışan kirli zihniyetlerin takkesini düşürüp kellerini ortaya çıkarmak için çalışacak.

Son yıllarda “Türk müsün, müslüman mısın?” sorusuyla İslam’ı Türklükten ayırmaya çalışan köhne bir zihniyetle karşı karşıyayız. İşte bu köhne zihniyete Hoca Ahmet Yesevî asırlar önce gereken cevabı vermiş.

“Rivayet odur ki bu köhne zihniyet bir defasında Hoca Ahmet Yesevî’ye “Müslüman mısın?” diye sorunca Yesevî:

“Elhamdülillâh Türk’üm, müslümanım!” diye cevap verir.

Bunun üzerine “Neden Türklüğü karıştırıyorsun, oysa biz dinini soruyoruz?” dediklerinde ise Yesevî, şu ibretlik cevabı verir:

“Din bir seçme, Türklük ise bir kader meselesidir.”” (2)

Bu köhne zihniyet dinin her devirde bir tercih meselesi olduğunu, millî kimliğin ise bir takdir meselesi olduğunu bilmez, bilse de işine gelmez. Hâlbuki hayatın her safhasında kişinin dinini seçme hakkı olmasına rağmen milliyetini tayin etme hakkı hiçbir zaman kişinin kendisine bırakılmamıştır. Kendini Türklüğe ve İslam’a adayan, gönül hırkasını yamayıp da giyen Türk mutasavvıf ve şair Hoca Ahmet Yesevî’nin yukarıdaki ibretlik cevabı bana Yahya Kemal Beyatlı’nın şu sözlerini hatırlattı: “Şu Ahmet Yesevî kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O’nda bulacaksınız.”

Kendisini Türk – İslam Ülküsüne vakfetmiş önemli bir fikir ve dava adamı olan Seyyid Ahmet Arvâsî’ye de “Türk kimdir?” diye sorarlar.

S. Ahmet Arvâsî’nin bu soruya vermiş olduğu cevap ise Türkiye’de yaşayıp da “Türk’üm” diyemeyenlerin, Türk milletini hafife alanların ve Türk olmasına rağmen tükenmişlik hastalığına tutulanların ufuklarını açacak, onları titretip kendine döndürecek kadar şiddetlidir: “Belgelerle sabittir ki, evlâd-ı Resûlüm yâni Resûlullah'ın soyundanım. Ben Seyyidim. Yâni bu demektir ki biyolojik olarak Türk değilim. Ama yeryüzünde bütün Türkler silinse, üç Türk kalsa, biri ben olurdum. İki Türk kalsa, gene biri ben olurdum. Son Türk kalsa da o gene ben olurdum. Eğer Afrika'nın ortasında dünyaya gelmiş bir zenci olsaydım tereddütsüz yine Türk olurdum.”

Tarihi hakikattir ki Türk milleti, Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olmuş çağ açıp çağ kapatmış, İslamiyet’le müşerref olduktan sonra ise İslamiyet’i üç kıta, yedi iklime yaymıştır. Bundan dolayıdır ki üç kıta, yedi iklimde İslam’ın kılıçtarlığını yapan Türk’ü İslam’dan, İslam’ı da Türk’ten ayrı düşünmek imkânsızdır. İçimize bu ayrılık tohumunu serpmeye çalışanlar ister bunu Türklük, isterse de İslam adına yapsınlar, her ikisi de gaflet ve hatta hıyanet içindedirler. Bu ayrık otçuların asıl ihanetleri ise savundukları Türklük ya da İslam’adır. Çünkü biz Türkler İslamiyet’le et ve tırnak gibiyiz, ayrı düşmemiz / düşünülmemiz mümkün değildir.

Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp (Batı) medeniyetindenim.”(3); Seyyid Ahmet Arvâsî “Türk Devleti’ni yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler yalnız Türklüğe değil, İslam’a da ihanet etmektedirler”; Atatürk, “Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır” derken bu sözleri boşuna söylemiyor. Ziya Gökalp da, S. Ahmet Arvâsî hoca da, Atatürk de tarihî hakikatlerden hareketle bu önemli tespitlerde bulunup, bize tarihî uyarılarda bulunuyorlar. Tarih dede dün olduğu gibi yarın da bizi haklı çıkartacak Türk’ü İslam’dan, İslam’ı da Türk’ten ayırmaya çalışan bu köhne zihniyetlerin heveslerinin kursaklarında kaldığını bir gün elbet yazacaktır.

Kimin ne dediğine bakmayıp biz din-ü devlet ve mülk-ü millete inanmış, Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olmuş Oğuz’un yiğit erleriyiz. Biz ki yıllardır “Türklük bedenimiz, İslam ruhumuzdur. Ruhsuz beden ceset olur” diye boşuna söylemiyoruz.

Ne mutlu bana ki “Elhamdülillâh Türk’üm, müslümanım!..” Ne mutlu onlara ki “Elhamdülillâh Türk’üm, müslümanım!” diyenlere.

(1) Nevzat Kösoğlu, Kitap Şuuru, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2022, s. 60 – 61.

(2) Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevi ve Yeni Horasanlı Erenler Anadolu Hareketi, Yedi Kubbe Yayınları, 2. Baskı, Konya ?, s. 247.

(3) Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları (haz. Dr. Salim Çonoğlu), Ötüken Neşriyat, İstanbul 2018, s. 83.