Geçtiğimiz günlerde cuma hutbesinde konu camilerimizdi. Hutbede, "Camilerimiz; bağımsızlığımızın nişanesi, tevhidin simgesi, birlik ve beraberliğimizin çimentosudur. İslam medeniyetinde camiler, sadece namaz kılınan yerler olmamış; bilakis hayatın tam merkezinde yer almıştır..." ifadelerine yer verildi.

Hemen aklımıza şu soru geliyor: Bugün camilerimiz gerçekten hayatın tam merkezinde midir?

Bu ifadelere hiçbirimizin itirazı olamaz. Hakikaten de cami; sadece taş ve harçtan ibaret bir bina değil, kardeşliğimizin nişanesi, bağımsızlığımızın sembolü, medeniyetimizin kalbidir. Ancak hutbede yer alan bir tespit var ki üzerinde derin derin düşünmemiz gerekmektedir: Camilerin temsil ettiği değerlerin unutulması; hızlı kentleşmeye, dünyevileşmeye ve bireyselleşmeye bağlanıyor.

Peki, soralım o zaman: Mesele gerçekten sadece modern çağın getirdiği bu dışsal etkenlerden mi ibarettir? Yoksa dünü ve bugünü değerlendirirken iğneyi başkasına batırdığımız kadar, çuvaldızı kendimize ve dini temsil eden kurumsal mekanizmaya batırmaktan kaçınıyor muyuz?

Dış sebeplerin arkasına saklanmak kolaycılıktır. Şüphesiz ki kentleşme komşuluk bağlarını zayıflatıyor, dünyevileşme zihinleri bölüp kalpleri katılaştırıyor. Fakat Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

"Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez." (Râ'd Suresi, 11)

Demek ki dönüşüm dışarıdan değil, içeriden başlar. Önemli olan resmin tamamını görmektir. Eğer bugün camilerimiz ile toplum (özellikle gençlik) arasında soğuk mesafeler oluşmuşsa bunun tek sorumlusu maalesef "zamane şartları" olamaz ve olmamalıdır.

İslam geleneğinde imamlık veya din görevliliği; vakit namazında mihraba geçip selam verdikten sonra kapıyı kilitleyip cemaati kendi hâline bırakan bir "memuriyet" asla değildir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) bizlere görev sorumluluğunu şu hadis-i şerifle hatırlatır:

"Hepiniz birer çobansınız ve hepiniz gütmekle yükümlü olduğunuz şeylerden sorumlusunuz..." (Buhârî, Cuma 11; Müslim, İmâre 20)

Efendimizin (s.a.v.) vekâleti hükmünde olan mihrap ve minber makamı; mahallenin dertdaşı olmayı, yetimin başını okşamayı, fakir gurebayı gözetmeyi ve gençlerle hemhâl olmayı gerektirir.

Ne yazık ki günümüzde; görevi sadece namaz kıldırmaktan ibaret gören zihniyet, mahallesindeki ihtiyaç sahibinden, komşusunun cenazesinden veya düğününden bihaber yaşayan anlayış, ezanı merkezi sistemin rutinine teslim edip ezan sesiyle camiye gelen ve namazdan hemen sonra camiden ayrılan, cemaatten sonra namaz kılmaya gelene ya da camide koşuşturan çocuklara kaşlarını çatan soğuk tavır; camilerin temsil ettiği ruhu yaralamakta ve bu ruhun aşınmasında en az kentleşme kadar pay sahibi olmaktadır.

Asıl mesele kentleşme değil, adanmışlık meselesidir. Aynı şehirde, aynı modernleşme baskısı altında görev yaptığı hâlde mucizeler yaratan, sayıları az da olsa din görevlilerimiz de var. Mahallesindeki garibanın hangi evde yaşadığını bilen, hayırseverlerle muhtaçlar arasında köprü olan, gençleri camiye çekmek için binbir çaba sarf eden, onlarla ağlayıp onlarla gülen, elini de gönlünü de taşın altına koymaktan çekinmeyen o adanmış yürekleri hürmetle anıyoruz.

Bu hocalarımız, sorunun kentin beton binalarında değil gönül eksikliğinde olduğunun en somut delilidir. Ancak acı olan şudur ki sistem içinde bazen en çok eleştiriyi ve engeli de bu gayretli din görevlilerimiz almaktadır. Elini taşın altına koymayanlar taltif görürken bu idealist insanlar yalnız bırakılmaktadır.

Hâlbuki Rabbimiz, din hizmetinde tebliğ ve davetin üslubunu açıkça çizmiştir:

"Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, şüphesiz senin etrafından dağılıp giderlerdi..." (Âl-i İmrân Suresi, 159)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de din hizmetinin temel ilkesini şöyle vaaz etmiştir:

"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz." (Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihâd 6)

Öncelikle üzerinde düşünmemiz gereken konu; camilerimizi yeniden toplumsal hayatın, şefkatin ve kardeşliğin merkezi yapmak istiyorsak neler yapabileceğimizdir. Örneğin:

Din hizmeti anlayışını "Peygamber mirası ve adanmışlık" bilinciyle yeniden inşa etmeli, Camileri; kapıları vakit aralarında kilitlenen yerler değil, kütüphanesi, sohbet köşesi ve sosyal yardımlaşma ağıyla 24 saat yaşayan huzur merkezleri hâline getirmeli ve Mahallesinde fark yaratan, gençlerin elinden tutan, fakirin sofrasına oturan idealist görevlileri teşvik etmeli ve korumalıyız.

Hızlı kentleşme ve dünyevileşme rüzgârı sert esiyor olabilir; fakat köklü bir çınarın yapraklarını döken sadece dışarıdaki rüzgârın şiddeti değil, köklerinin yeterince beslenemeyişidir.

Camilerimizi yeniden toplumsal hayatın merkezine yerleştirmek ve gönüllerin birleştiği mekânlar hâline getirmek; sadece mimari yapıları değiştirmekle, yüksek minareler inşa etmekle ya da süslü hutbe metinlerinde temenniler sunmakla mümkün değildir. Asıl belirleyici olan; mihrapta duran, sokakta yürüyen ve bulunduğu toplumun derdiyle dertlenen insan unsurunun samimiyeti ile sahadaki din görevlilerimizin ihlası, merhameti ve gayretidir.

Taşın altına elini koyan, samimiyetle milletine ve dinine hizmet eden tüm adanmış din görevlilerimize selam olsun...